29 Mayıs 2011 Pazar

Fethan karîba

Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri cihan topraklarına sadece kılıcıyla değil, aynı zamanda ilmiyle, şefkat ve merhametiyle hükmetmeye gayret göstermiş ve de rüştünü ispat ederek hükmetmiştir. Bu yüzden onun başarıları İskender, Cengiz ve Timurlenk'te olduğu gibi sabun köpüğünü andırmaz. O; ilim, fikir, sanat, iman, insanlık, adalet, devlet kurma ve hizmet terbiyesinin bir mahsulüdür. Hocaları onu; sanat, edebiyat, şiir zevkiyle beslemişlerdir, ilim şevki ve âlime saygıyı öğretmişlerdir. Üstelik onda yarı mutasavvıf çehresiyle babası II. Murad'ın (cennet mekân) ve aile kabiliyeti halinde tekamül eden aşk ve sanatın etkisi fevkalade büyük olmuştur. O, her şeyi kuşatan akademik bir anlayış içinde pozitif bilimlerden ve manevi ilimlerden nasibini almış, hür düşüncesinin, yazmanın, araştırmanın, medeniyete ve insanlığa hizmet gayesiyle düşündüğünü cesaretle ileriye sürmenin, demokratik zihniyetin, sempozyum, konferans ve seminerlerin nimetlerine erişmiştir.
Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri, tarih boyunca hocalara ve eğitim mesleğine hükümdar seviyesinde en büyük değeri veren sayılı devlet başkanları arasında yerini almıştır. Ülke fethetmekten gönül fethetmeyi üstün tutmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in nazmî tefsiri içinde şöyle bir incelik vardır;

Fetih suresi, Mekke fethinden başlayarak kıyamete kadar elde edilecek bütün fetihleri sarahaten ve işareten anlatır. Fetih suresinde anlatılan fetihlere müyesser olan topluluk öyle bir vasfa sahip olmalı ki Allah'ın nusreti onlarla olsun. Dahası o nusreti ve onun getirisi olan fetihleri hakedebilsin.
İşte bu vasıflar, Fetih suresinden sonra gelen Hucurât suresinde anlatılmaktadır. Hucûrat suresinde Müslümaların; haber ve rivayetlerin doğruluğunu araştırması, kendi aralarında çıkabilecek savaşlara diyalog ve hoşgörü yoluyla engel olmaları, İslam kardeşliğini esas almaları, birbiriyle alay etmemeleri, kötü zandan uzak durmaları, ırkçılığı, kafatasçılığı ve etnik milliyetçiliği terketmeleri, haddi aşıp Allah'a dinini öğretmemeleri, müslüman olmalarını başa kakmamaları gerektiği anlatılmaktadır.

Ancak bu vasıflara sahip olan bir millet Fetih suresinde anlatılan fetihlere ulaşabilir. İşte Fatih Sultan Mehmet han hazretleri, onun şanlı askeri ve halkı, Hucurât suresinde anlatılan vasıflara sahip oldukları için böyle büyük bir fethe mazhar oldular. Zaten Efendiler Efendisi (sav) asırlar evvel “güzel komutan güzel asker” diyerek o vasıflara sahip olacaklarını müjdelemiyor muydu?

O vasıfları yeniden kazanabilme ve o fetihlere yeniden erişebilme arzusu ve duasıyla...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Çok eşlilik meselesi

Yusuf İslam Türkiye'ye geldiğinde gazeteler röportaj yapmak için sıraya girmişti. Malum medya da bu fırsatı kaçırmaz tabii... Fakat Yusuf İslam önceden bilgilendirilmiş olacak ki hangi medyanın neye hizmet ettiğini gayet iyi biliyor. Bu yüzden malum medyalardan bir tanesinin röportaj teklifini bir şartla kabul etmişti; "Söylediklerimi aynen yayımlayacaksanız..."

Muhabir bu şartı kabul etti. Bir kaç klasik sorudan sonra şahs-ı manevilerinin zihniyetini kusmaya başladı muhabir; "Girdiğiniz İslam dininde; bir erkeğin dört kadınla evlenmesine ne diyeceksiniz? Yani bunun mantığını nasıl kabul edeceksiniz? Siz bir Batılı aydın sanatçı olarak bunu nasıl kabul ettiniz?"
Yusuf İslam asrın getirdiği bu tereddütler ve saçmalıklar karşısında harika bir cevap verdi;
"Ben Müs­lüman olmadan önce binlerce İngiliz kadınıyla yattım kalktım. Siz o za­man gelip de; "bunu niye yaptın ayıp be adam! Bin tane kadınla yatılır mı?" diye sormadınız? Şimdi Allah'a çok şükür Müslüman oldum ve bir tek kadınla evliyim. Yani böyle de devam ettirme niyetindeyim." diyerek ayetin kısa bir açıklamasını yapmıştı.

Cahiliyede namütenahi gayrimeşru sayılan taaddüd-ü zevcat (çok eşlilik) İslam'da "adalet" şartıyla dörde indirilmiştir. Nisa suresi 3. ayetin en çağdaş tefsirini; Mahmut Toptaş'ın "Şifa Tefsiri" ve Seyyid Kutub'un "Fizilal'il Kur'ân" tefsirinde bulabilirsiniz.
Bugün Sibel Üresin'in söylediklerini bir batılı veya din ile alakası olmayan bir sosyolog söylemiş olsaydı kimse tepki göstermez; "bir görüştür en nihayetinde" derdi.
Fakat bu söyleyen bir başörtülü olunca, söylediği de dinde olunca, haliyle "genç laikler rahatsız..."

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Necip Fazıl'dan Özal ve Türkeş'e tavsiyeler

Türkeş'e;

"Değil C.M.K.P. (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi),  Roma'daki Vatikan'dan, Moskova'daki Kremlin'e kadar bütün ideolocya merkezleriyle derhal anlaşmaya ve el ele vermeye hazır olduğumuzu bildirir ve bunun tek şartı olarak şu ana ölçünün kabulünü ileri süreriz:
"Bütün emirleriyle Allah ve Resûlü... Gerisi topyekûn bâtıl!"

Özal'a;

"Mukaddes gayeye erişmek için "El-harbü Hüd'atün" - Harp hiledir" kaidesince her yola başvurmak mübah ve hatta emir olduğuna göre, dış politikada partiyi desteklendirmek için Amerikan nufuzunu kullanmak ve bu mağrur, aynı zamanda ahmak filin ağırlığından faydalanmak gerekir. Arap ve İslâm âlemiyle temasta Amerikalıları ve Sovyetleri gocundurmayacak bir edaya bürünmek başlıca hedeftir."

Mete Tunçay & Bediüzzaman

"11-12 yaşlarımdayken ölüm korkusunu yaşadım. Yakın çevremde bir ölüm falan da olmadı. Yok olma korkusu öyle kendiliğinden geldi. Geceleri yatmaya bile korkuyordum. Çünkü yatınca hemen bunu düşünmeye başlıyordum. Sonra, bu beka sorununu merak ettim. Gerçekten bu dünyadan sonra ahiret yaşamı var mıydı? İslam’dan Budizm’e kadar çeşitli dinlerle ilgilendim. Ölüm korkusu bende o kadar şiddetliydi ki, o çocuk kafamla bir ara, “Kendimi öldüreyim de, bu korkudan kurtulayım” diye düşündüm. Hâlâ da ölümden korkuyorum."


"Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz."

22 Mayıs 2011 Pazar

Mete Tunçay & Bediüzzaman - 2

"Tanıdığım birisi Fransa’ya gitti ve Hıristiyan oldu. Müthiş tepki duydum. İlk gördüğümde, “Niye gavur oldun?” diye üstüne yürüdüm. O da boyun büküp, “Abi, bu ismimizle burada adam yerine konmuyoruz.” dedi. Aslında bu sorunu düşünmüş, kendi geleneklerini yargılamış; başka bir geleneği öğrenmiş ve bir seçim yapmış. Onu takdir etmem lazım, ama bir kızgınlık duydum. Bir Müslüman’ın agnostik olmasını kabul ederim de, düşünüp, taşınıp Hıristiyan, Yahudi olması bana hoş gelmiyor."



"Ecnebi dinsizleri gibi olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah'a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir peygamberi, hattâ Allah'ı kabul etmez. Çünkü bütün peygamberleri ve Allah'ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar; ve hiçbir Müslüman, hakiki Yahudi veya Mecusi veya Nasranî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer."

20 Mayıs 2011 Cuma

2023'ü bekleyin...

Batılı bilim adamları zamanı, düz bir çizgi olarak tarif etmişlerdir. Buna karşılık şarkiyatçılar ise; "İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz." (Al-i İmran; 140) ayetine dayanarak zamanı; dairesel bir çark olarak tarif etmişlerdir.
Zaman bir dönme dolaba benzer. Dönme dolaba binen birisi yukarıya geldiğinde, yeni binen bir başkası aşağıda kalmaktadır. Dolap sürekli döndüğünde birisi aşağıda, birisi yukarıda olmak suretiyle deveran eder.

Bu mesele milletler ve medeniyetler için de geçerlidir. Her medeniyetin bir ömrü vardır. Milletlerin de kendi medeniyetini inşa edip hakimiyet kurması için bir ömrü vardır.
Medeniyetlerin ömür ortalaması 300 sene ile ifade edilmiştir. Kehf suresinde kıssaları anlatılan Ashab-ı Kehf (Yedi Uyuyanlar), bir zâlim hükümdarlık yüzünden 300 sene uyumuştur. Uyandıklarında dine karşı hoşgörülü olan bir başka hükümdarlığın olduğunu müşahade etmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kıssalar olmuş bitmiş hadiseler değil, deveran eden zaman içinde, (sarahaten ve işareten) tarihi süreçte yeniden yaşanabilecek hadiselerdir.

13. asırda kurulup, gül devrini yaşayan -ki gül Efendimiz'i anlatır- Osmanlı İmparatorluğu, 17. asırda gülü bırakıp batıdan laleyi alarak uykuya dalmıştır. Deveran eden zaman içinde; 17. asırda uyuyan Osmanlı, Allah'ın izni ve keremiyle 20. asırda uyanmaya ve 21. asırda da ayağa kalkmaya namzettir.

Kainattaki mükemmelleşme meyiline göre her şey basitten mükemmele doğru gider. Ahirzamanda deccaliyet döneminde, İslam dünyasında muvakkat bir sarsıntı olsa bile, hakimiyetlerini ve şevklerini kaybetseler bile, muvakkat bir aşağıya inmeden sonra İslam dünyası yeniden yukarıya çıkacaktır.

"Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler istemese de..." (Saff; 8)

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde; "İslam yeryüzünde öyle yayılacak ki, Osmanlı onun yanında küçük kalacaktır." der. İsmail Hakkı Bursevi hazretleri de "Ruhu'l Beyan" adlı eserinde bu ayeti tefsir ederken; "Bu vazifeyi Mehdi ve onun talebeleri yapacaktır" der.

"Sabret! Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir. Ona inanmayanlar sakın seni gevşekliğe ve tedirginliğe sürüklemesinler." (Rum; 60)

Medeniyetler için 300 sene olan ömür ortalaması, ülkeler ve şehirler için de 100 senedir.

"Altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın..." (Bakara; 259)

Kur'ân-ı Kerîm'in nazmî tefsiri içinde şöyle bir incelik vardır;

Fetih suresi, Mekke fethinden başlayarak kıyamete kadar elde edilecek bütün fetihleri sarahaten ve işaraten anlatır. Fetih suresinde anlatılan fetihlere müyesser olan topluluk öyle bir vasfa sahip olmalı ki Allah'ın nusreti onlarla olsun. Dahası o nusreti ve onun getirisi olan fetihleri hakedebilsin.
İşte bu vasıflar, Fetih suresinden sonra gelen Hucurât suresinde anlatılmaktadır. Hucûrat suresinde Müslümaların; haber ve rivayetlerin doğruluğunu araştırması, kendi aralarında çıkabilecek savaşlara diyalog ve hoşgörü yoluyla engel olmaları, İslam kardeşliğini esas almaları, birbiriyle alay etmemeleri, kötü zandan uzak durmaları, ırkçılığı, kafatasçılığı ve etnik milliyetçiliği terketmeleri, haddi aşıp Allah'a dinini öğretmemeleri, müslüman olmalarını başa kakmamaları gerektiği anlatılmaktadır.

Ancak bu vasıflara sahip olan bir millet Fetih suresinde anlatılan fetihlere ulaşabilir.

Hümeze suresinde; insanları arkalarından çekiştiren, onlarla yüz yüze veya gıyabında alay eden, İslam'ın tenkit ettiği gayr-ı ahlaki davranışları sergileyen, mal ve serveti yaşamının merkezine koyup bunlar için yaşayan insanların akıbeti anlatılmaktadır.
Bir sonraki sure olan Fil suresindeyse; Kâbe'yi yıkmak isteyen Ebrehe ve ordusunun helak olması anlatılır.
Aynı nazmî tefsire göre; Hümeze suresinde anlatılan vasıflara sahip bir milletin akıbeti Fil suresindeki Ebrehe ve ordusunun akıbeti gibi olacaktır.

"İki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese "Öl!" diğeri diyecek "Diril!"
Birinin menfaati zarar, ihtilâf, tedennî, zaaf, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
"Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı."

Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.
Dediler ki: "Evet, ümitvâr olunuz! Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

17 Mayıs 2011 Salı

Odatv Atatürk'e "şeytan" dedi

Odatv yine saçmalıkta ifrata kaçıp, kendine has bir haber yapmış. Habere göre Stv kanalında yayınlanan Kollama dizisinde; İmam camideki cemaate şunları söylüyor: “Şimdi Kürtçe ibadet diye bir şey çıktı. Bir zamanlar da Türkçe ibadet diyerek aynı şeyi yapmadılar mı? Bu aynı şeytandan ders almak değil mi?”

Odatv'ye göre dizide geçen "şeytan" ibaresiyle Atatürk kastedilmiş.

Bu olay bana Bediüzzaman'ın Afyon mahkemesini hatırlattı.
1956 yılında Afyon Savcısı, "Said-i Kürdi, Atatürk'e Deccal dedi" iddiasıyla Bediüzzaman hakkında soruşturma açıyor ve Bediüzzaman mahkemeye çıkarılıyor.

Hakim soruyor; Sen Atatürk'e "Deccal" demişsin?
Bediüzzaman: Hayır ben öyle bir şey demedim. Eserlerimde de öyle bir ibare yoktur.
Hakim: Savcı öyle iddia ediyor ama?
Bediüzzaman: Ben bir terziyim ve mesleğim gereği deccal'e bir "deccaliyet" gömleği diktim. Savcı bey de o gömleği aldı, en münasip gördüğü kişiye, Mustafa Kemal'e giydirdi. Ben Mustafa Kemal'e "Deccal" demedim, Mustafa Kemal'e "Deccal" diyen savcıdır. O halde ben de bu savcıdan şikayetçiyim.

Mahkemede bütün gözler savcıya çevrilir. Ne diyeceğini bilemeyen savcının bütün iddianamesi ve tezi çürümüştür. Böyle bir isnad karşısında kekelemekten kendini alamayıp susmuştur.
Karar; Bediüzzaman beraat etmiştir.

Şablonu aynen alıp bugünkü olaya oturtun ve kararı siz verin.
Atatürk'e "şeytan" diyen Stv mi yoksa Odatv mi?

Bediüzzaman; Kürt sorunu ve anadil

Şiddete ve her türlü menfi harekete teşvik eden Kürtler'e;

"Ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir."

Bütün Türkler'e ve Kürtlere;

"Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadise yanlış mânâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadisi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip nâmûs-u hadisi muhafaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun. "Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim." (Âl-i İmrân Sûresi; 64) nehyinin sırrına mazhar olsun."

"Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültühâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi;


"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız." 

Birlik ve beraberliğe dair;

"Emin olunuz, biz Kürtler başkalarına benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder."

Anadilde eğitime dair;

"Ben Kürtçe düşünüyorum, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu" tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de katiyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder."

Dawkins & Bediüzzaman

"Her zaman evrim teorisinin, yani bizlerin tesadüfen, sadece bir balçıktan geldiğimiz tezinin bir gerçek olduğuna inanmışımdır. Öldüğümüz zaman, her şey biter, artık hiçbir şey yoktur.
Evrenin varlığını açıklamak için ileri sürülen Tanrı'nın, evrenden daha kompleks olması gerekir. Yani Tanrı'nın varlığı evrenin varlığından daha büyük bir sorundur.
Bu arada, her şeyi bilme ve her şeye gücü yetme vasıflarının birbirleriyle çeliştiği mantıkçıların dikkatinden kaçmamıştır. Eğer Tanrı her şeyi biliyorsa, her şeye gücü yetme özelliğini kullanarak yapacağı şeyler zaten önceden bellidir. Demek ki Tanrı bu belirli eylemlerini değiştiremeyecektir, ki bu da herşeyi yapabilme gücünün olmadığı anlamına gelir."

"Eğer herşey Cenab-ı Hakka isnad edilmezse, bir ân-ı vahidde, gayr-ı mütenahî ilâhların ispatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış, tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ, balarısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata cari ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o balarısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczâsını kâinattan alıyor. Halbuki, vücut sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcib-i Ehade mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği tardirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyleyse, kâinatın Sânie olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zahir, daha evlâdır. Öyleyse, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir.

Şimdi, ey sersem münkir! Haydi, bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hatâ ederek, o Sâni-i Mukaddese tabiat ismini verip, Onun mu'cizât-ı kudretini o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?

Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir."

Hawking & Bediüzzaman

"İnsan beyni, bileşenleri iflas edince çalışmayacak bir bilgisayara benzer.
Bozulmuş bilgisayarlar için yaşamdan sonra ya da cennet diye birşey yoktur.
Bu, ölümden korkan insanlar için bir peri masalıdır."







"Melâikenin vücudunu ve vazife-i ubûdiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler, dolayısıyla, âlem-i ervâhın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekânın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin, Cennet ve Cehennemin vücudlarına delâlet ederler. Çünkü, melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücudlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbârıyla, bedihî bildiğimiz gibi, yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla, âlem-i bekânın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücudlarına o katiyette İmân etmek gerektir. Ve öyle de İmân ederiz."

"Rejim tehlikede"yse...

İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız tıp noktasında, "Yiyin, için fakat israf etmeyin" (A'raf; 31) âyetini şöyle tefsir etmiş;

"Tıp ilmini iki satırla özetliyorum;
Sözün güzelliği kısalığındadır.
Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır.
Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne yemektir..."

15 Mayıs 2011 Pazar

Hem Abbas hem Güçlü

Çok kral adamdır Abbas Güçlü...
Kraldan çok kralcıdır da aynı zamanda...
Genç Bakış programlarında iktidar karşıtı öğrencileri salona doldurup konuşturur ama muhalefeti eleştiren öğrencileri baskı altına alarak susturur.
Misal bir programında Süheyl Batum'u konuk etmişti. Hukuk Fakültesinden bir öğrenci Süheyl Batum'u eleştirmeye başlayınca Süheyl Batum bütün eleştirileri "eyvallah tamam" diye kafa sallayarak karşıladı.
Güçlü Abbas durur mu? Öyle bir atladı ki, Süheyl Batum yanına bir Süheyl Batum bile alsa öyle savunamazdı kendisini. Buyurun kararı siz verin;



Ösym'de olan son olaylarla daha da bir ön plana çıktı bu Güçlü. İktidara karşı kozlar ve 1.700.000'lik bir potansiyeli bulunca ne yapacağını şaşırdı. "İktidar sana söylüyorum cemaat sen anla" türünden yazılar ve konuşmalar yaptı.

Sabi sübyana karşı yapılan ideolojik kışkırtmayı körükledikçe körükledi. "Canım, bir eğitimciye de yakışır mı bu?" demeden önce, ortalıkta "eğitimci" diye geçinen bu adamın gerçek yüzünü ortaya çıkaralım isterseniz.

İşte "eğitimci" Abbas Güçlü'nün, dünyanın dört bir yanında "eğitim" faaliyetlerine yaptığı teşviklerle övgüler ve ödüller alan Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında, montaj kaset furyasının olduğu günlerde yazdığı yazıdan bir bölüm;

"Fethullah ve Apo

...

Kamboçya, Tayland, Tanzanya, Filipinler, Kore ve benzeri ülkelerdeki okullar niye açıldı? Türk bayrağını dalgalandırmak için mi? Yoksa başka amaçlar mı söz konusuydu?..
Yandaşları, devleti ele geçirmeye yönelik sözlerine karşın Atatürk'ü, Türkiye Cumhuriyeti'ni, laikliği öven sözlerini gün yüzüne çıkarmaya başladılar. Meğerse Hoca, Türkiye'ye karşı hizmet aşkıyla yanıyormuş!..
Hatırlayacaksınız aynı sözleri kuyruğu sıkıştığından itibaren Apo da söylüyor. Dostluk, kardeşlik ve hizmet aşkını dilinden düşürmüyor. Kusura bakmasınlar ama, Apo ne kadar inandırıcıysa, Fethullah Hoca da o kadar inandırıcı! Keşke yanılan ben olsaydım..."

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kahrolası Ashab-ı Uhdud!

Kur'ân-ı Kerîm'in 85. suresi olan Buruc suresinin ilk ayetlerinde Ashab-ı Uhdud'dan bahsedilir. Ashab-ı Uhdud geçmişte yaşamış bir topluluktur. İnanan insanlara eziyet eden, onlara düşman olan bir topluluktur. En meşhur eziyetleri ise; inananları ateş dolu hendeklere atıp yakmaları ve karşılarına geçip bunu soğukkanlılıkla izlemeleridir.


"Andolsun burçlarla dolu göğe! 
Geleceği vâd edilmiş olan kıyamet gününe!
Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, 
İnananları yakmak için hendek kazıp içinde alevli ateş yakan Ashab-ı Uhdud lânetlenmiştir. 
O vakit ateşin etrafında oturmuş, inananlara yaptıklarını seyrediyorlardı.
Onlar inananlara ancak; mutlak güç sahibi ve övülmeye lâyık Allah’a iman ettikleri için kızıyorlardı."(1-8)

Kur'ân-ı Kerîm'de geçen hadiseler olmuş bitmiş sıradan tarihi hadiseler değil, her devirde olabilecek tekerrür edebilecek hadiselerdir.
Bediüzzaman hazretleri Buruc suresinin 8. ayetinin işârî tefsirinde; tarihte olmuş bu hadisenin, 19. yy'ın sonlarında, 20. yy'nın başlarında tekerrür ettiğini söylemiştir;

"Alem-i İslâm için en dehşetli asır, altıncı asır ile Hülâgû fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü (hicri) asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ (Azîz'il Hamîd) cümlesi makam-ı ebcedî ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder." (1. Şua)

Son asrın Ashab-ı Uhdud'u önce Sultan Abdulaziz'i sonra Sultan Abdulhamid'i, sırf inandıkları için bir nevi hendeklere atıp yakmış ve karşılarına geçip soğukkanlılıkla izlemişlerdir.

"Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübra var, oraya bırakılıyor..."

Ah şu zulmetli münevverler!

"Şu Jön Türkün hatâsı: Bilmedi o, bizdeki din hayatın esası.
Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevlî vehmeyledi.
Saadet-i hayatı içinde görüyordu.
Şimdi zaman gösterdi; medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı.
Tecrübe-i katiye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı.
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi.
İhmâli nispetinde idi milletin tedennîsi.
Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi." (Lemeât)

Özdemir İnce & Bediüzzaman

"Müslümanların çağının çağdaşı olamamasının, dünyayı ve evreni kavrayamamasının en önemli nedeni “Kuran'da yeri var” safsatasıdır.
Diyelim ki İslam ve Kuran modern bilimle örtüşüyor. Bunun Müslümanları aşağılamaktan başka faydası ne? Kuran'a inananlar geri kalmış, yoksul, sefil; demokrasi, özgürlük ve insan haklarından yoksun. Ama Kuran'a inanmayanlar (fakat onun ilim ve irfanından yararlananlar) dünyanın egemeni olmuşlar. Bu nasıl iş?" (17 Temmuz 2010)



"Ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü'minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!" (Mesnevi-i Nuriye)

Evet... "Her şey zıddıyla bilinir" kaidesince; "Özdemir İnce"ler olmasaydı "Bediüzzaman"lar bilinemezdi. Zira küfür imana zıddır...

Maupassant & Bediüzzaman

"Geçmişi arıyorum, halden korkuyorum, gelecek ise ölümdür. Her şeye acıyorum, her canlıya ağlıyorum. Elimden gelse zamanı durduracağım ve geriye çevireceğim. Saatler dursa çok iyi olur, ama durmadan işliyor, zaman ilerliyor, benden saniyeleri koparıp yokluk adına alıp götürüyor. Ölmek ve bir daha yaşamamak... İşte bu gerçek beni çıldırtıyor." (Saç)






"Herkes derecesine göre nurdan istifade eder.
Eğer ehl-i dalâlet ise, kendi elemiyle beraber, bütün mevcudatın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî idamlarıyla, zîruh ise âlâmlarıyla, müteellim olur. Yani, onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider...." (24. Mektup)


3 Mayıs 2011 Salı

Usame Bin Laden'i sevmek

“Gerçekten var mıydı yoksa hayal ürünü müydü? Amerika'nın figüranı mıydı?” türünden komplo teorilerine hiç girmeyeceğim. “Vardı, Müslümandı ve bütün eylemleri o yaptırdı” üzerinden hareket edeceğim;

İslam dininde hiçbir Müslüman, ülkesi işgal edildi veya hürriyeti elinden alındı diye tek başına savaş ilan edip, masum insanları hedef alamaz. İslam'da harp; ülke çapında, bütün bir milletin organizasyonu ile ve ancak belli kurallara bağlı kalarak gerçekleştirilebilir. Hiç kimse, kafasına estiği gibi, ulu orta, dinin koyduğu esas ve disiplinlere muhalif bir şekilde bir mücadele şekli ortaya koyamaz. Bu olsa olsa günümüz ulusalcılarının, hükümete karşı halkı kışkırtmak için kullandıkları Mustafa Kemal'in (olmayan) Bursa nutkundan alınan bir fetvadır.

El Kaide örgütünün yaptığı eylemlerin büyük bir çoğunluğu intihar saldırılarıydı. İntihar saldırısında kimin öleceğini seçmek mümkün değildir. Afganistan'a gelen Amerikan kuvvetleriyle çatışmak, yoldan geçen Amerikan araçlarını bombalamak, askerlerini öldürmek kabul edilebilir olsa da, bir metroda veyahut şehrin göbeğinde şuursuzca bomba patlatmak asla kabul edilemez.

Bediüzzaman hazretleri Uhuvvet Risalesi adlı eserinde der ki;

“Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

11 Eylül saldırılarının olduğu gün Dünya Ticaret Merkezi kulelerinde hiç masum insan yoktu, bir tane bile Müslüman yoktu” diyebilir misiniz? İşte Usame bin Laden kanun-u adaleti ve Müslüman'ın temsil vazifesini ayaklar altına alarak İslamofobi'yi körüklemiştir.

İslam'ın 3 veya 4. senesinde Ebu Zerr (r.a) Efendimiz'le (sav) tanışıp Müslüman oldu. O aşk ve şevkle “Çıkıp bunu haykırmam lazım” dedi ve Kabe'ye koştu. Beytullah'ın duvarının dibinde dikildi ve “Lâ ilahe illallah” diye haykırdı. O gün Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler Ebu Zerr'i dövdüler, Hz. Abbas (r.a) kurtardı. Ertesi gün yine aynısını yaptı yine dövdüler ve yine Hz. Abbas kurtardı. 3. gün yine aynı şey olunca Efendimiz (sav) Ebu Zerr'i karşısına aldı; “Ya Eba Zerr! Senin durumun Müslümanlığın şuanki haline müsait değil. Sen Gıfar oymağına git, bizim zühur ettiğimizi duyunca gelirsin. O güne kadar sen zarar vereceksin bize.” dedi.

Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususu destanlaştırırken şöyle devam ediyor; “Yumurtalarımızı kıracaksın! Palazlanmaya yüz tutmuş civcivlerimizi öldüreceksin! Asırlardan beri atılan tohumların ve ruşeymlerin kurumasına sebebiyet vereceksin! Dolu yüklü bulutları tahrik edeceksin! Ümmet-i Muhammed'in doluya tutulmasına sebebiyet vereceksin! Senin durumun müsait değil bu işe! 6. sene aynı şeyi Hz. Ömer (r.a) yapıyor. Ebu Zerr ile aynı saldırılara maruz kalınca Efendimiz'in huzuruna geliyor ve 'Ya Resulallah yol bu değil!' diyor ve hicret etmek zorunda kalıyor. Resul-i Ekrem'in yolu bu...”

Usame bin Laden'i Ebu Zerr ve Hz. Ömer ile aynı kefeye koymaktan Allah'a sığınırım. Değil Ebu Zerr ve Hz. Ömer, Çeçenistan'ın efsane mücahidleri Şamil Basayev ve Cahar Dudayev'le bile aynı kefeye koymaktan Allah'a sığınırım. Demek istediğim şu ki; Bu adam yumurtalarımızı kırmıştır. Palazlanmaya yüz tutan civcivlerimizi öldürmüştür. Asırlardan beri atılan tohumların ve ruşeymlerin kurumasına sebebiyet vermiştir. Dolu yüklü bulutları tahrik etmiş, ümmet-i Muhammed'in doluya tutulmasına neden olmuştur. Hakkı yoktu buna...

Gelelim Usame bin Laden'i sevip destekleyen çakma mücahidlere;

Çakmalıkları bir yana dursun aynı zamanda klavye mücahidleridir. Oturdukları yerden memleket kurtarır, Amerika'yı yıkar yerine İslam devleti kurabilir, aynı zamanda Laden'i şehit ilan edebilirler. Çok severler fakat hiç de destek vermezler Laden'e... Biz yine de laissez faire, laissez passer (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) diyoruz kendilerine.

Bu arkadaşlarımız aynı zamanda düz mantıkta çığır açarak; “Usame bin Laden'i sevmemek, Amerika'yı sevmek ve desteklemektir” tezini savunmaktadırlar.

Usame bin Laden'i sevmemek, Amerika'yı sevmek ve desteklemek değildir. Bir insan Usame bin Laden'i sevmeyip aynı zamanda Amerika'dan da nefret edebilir. Çünkü Amerika ve İsrail gibi ülkelerin yaptığı zulümler eşyanın tabiatıdır ve küfrün iktizasıdır. Ateş yanar, su donar, Amerika ve İsrail zulmeder. Köpeğe “neden havlıyorsun?” diye sormak saçmalıktan başka bir şey değildir.

Bediüzzaman hazretleri der ki;

“İ'lem eyyühe'l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki!) Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur'ân'a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünkü, küfür imana zıttır. Maahaza, Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdatlarını idam-ı ebediyle mahkûm etmiştir.”

Peki Usame bin Laden'in yaptıkları neyin iktizasındandır?

Usame bin Laden imanlı gittiyse Allah affetsin.

Sözlerimi, söz Üstad'ının “sözler”iyle bitiriyorum;

“Her Müslim'in her vasfı Müslim olmak vacip iken, haricen her dem vâki', sabit değildir.

Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neşet etmek yine lâzım değildir.

Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neşet etmek, öyle de, her dem sabit değildir.

Demek bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslim'deki lâmeşrû vasfına galip olur. Bilvâsıta, o kâfir dahi ona galiptir.

Hem, dünyada hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.”

15 Mart 2011 Salı

Daha dünkü Ahmet Şık

Ahmet Şık 1991 yılında mesleğe atılmış 1970 doğumlu bir gazetecidir. Doğan medya grubunda yaşadığı maddi sorunlar yüzünden çalıştığı yeri mahkemeye vermiş ve işten atılmıştır. Bugün onu savunan abi ve ablaları o gün olayı görmezden gelmişlerdi. Gerçi bu abi ve ablalar hayatları boyunca sadece ideolojik ve maddi menfaatlerine göre hareket ederler. Misal sırf Akp oy kaybetsin diye sıcacık evlerinden Tekel işçilerine gayri samimi destek verirler, fakat Chp'li belediyelerin işten çıkardığı garibanları görmezden gelirler. Neyse konuyu dağıtmayalım...

Ahmet Şık birçok gazeticilik ödülüne layık görülmüş başarılı bir gazetecidir. Allah daha iyi etsin gözümüz yok...
Peki bu Ahmet Şık kardeşimiz bir Hikmet Çetinkaya eder mi?
Ya da yaşı yetmeyenler için soralım; bugün “Ahmet Şık onurumuzdur!” diye bağıranlar Hikmet Çetinkaya'yı tanırlar mı?

Hikmet Çetinkaya 68 kuşağındandır. Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinin İzmir temsilciliğini, daha sonraları genel yayın yönetmenliğini yapmıştır. Meslek hayatını nerdeyse “tarikat-siyaset-ticaret” üçlüsü üzerine kurmuştur. İzmir'de olması hasebiyle de Fethullah Gülen'i yakından takip etmiştir. Hatta öyle ki Ahmet Şık kısa şortla dolaştığı yıllarda (1970'ler) Hikmet Çetinkaya, Fethullah Gülen'in talebeleriyle birlikte İzmir'in civarında yaptığı okuma kamplarını bile bizzat takip etmiştir. Cemaat büyüdükçe daha çok üzerine düşmüş ve bu konuda cemaat aleyhine birçok kitap yazmıştır.
Hikmet Çetinkaya'nın yazdığı bu kitapları bugün hala kitapçılarda görebilirsiniz. Bu kitaplar;

Kuzu Postunda Kurt (1996)
Şeriat Pazarı (1997)
Din Baronunun Kazları (1997)
İrticanın Kara Yüzü (2002)
Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni 1 (2004)
Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni 2 (2005)
Kuzu Postunda Kurt: Tarikat-Ticaret-Siyaset (2007)
Fethullah Gülen, ABD ve AKP (2008)
Amerikan Mızıkacıları (2008)
Yobaz ve Hokkabaz (2008)
Atatürk Devrimleri ve Dinci Kuşatma (2009)

Evet gördüğünüz gibi cemaat aleyhine 11 kitap yazmış bir örnek var önümüzde. Peki cemaat aleyhine yazılan kitaplar bu kadar mı? Tabiki de değil! İşte cemaat aleyhine yazılan diğer kitaplar;

Fethullah'ın Gerçek Yüzü, Said-i Nursi'den Demirel ve Ecevit'e (Ergün Poyraz-2000)
Kanla Abdest Alanlar (Ergün Poyraz-2000)
Fethullah'ın Copları (Zübeyir Kındıra-2001)
Orta Asya’da İslam Misyonerleri Fethullah Gülen Okulları (Bayram Balcı-2005)
Fethullah Hoca'nın Şifreleri - Başmuavini Nurettin Veren Anlatıyor (Aytunç Erkin-2005)
Türkiye Nasıl Kuşatıldı? Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası (Merdan Yanardağ-2006)
Fethullah Müslüman mı? (Semih Tufan Gülaltay-2006)
Kuşatma / ABD'nin Truva Atı Fethullah Gülen Harekatı (Nurettin Veren-2007)
Kim Bu Fethullah Gülen? (Faik Bulut-2009)
Amerika'daki İmam (Ergün Poyraz-2010)
Said Nursi, Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları (Alpaslan Işıklı-2010)
Ergenekon Fethullah (Kaan Turhan-2010)
Okyanus Ötesindeki Vaiz (Saygı Öztürk-2010)

Sayabildiğim kadarıyla bugüne dek cemaat aleyhine 25'e yakın kitap yazılmış ve piyasaya sürülmüş.

Şimdi soruyorum;
Hikmet Çetinkaya dahil bu kitapları yazan hangi yazar “dokunan yanıyor” prensibince gözaltına alınmış veyahut hangi yazarın başına bir iş gelmiş de daha dünkü Ahmet Şık sırf bu yüzden susturulmak istensin?

Ahmet Şık'ın gözaltına alınma nedeni ve yapılan aramalar savcılık tarafından gizli tutulduğu için bu konuda bir şey yazmak yanlış olur.

Ben burada sadece “Ahmet Şık cemaat aleyhine kitap yazdığı için gözaltına alınmıştır ve yapılan aramalar da cemaate zarar vereceğinden kitabın basılmasını engellemek içindir” tezine karşı çıkıyorum.

Eğer bu saçma iddia doğru olsaydı Hikmet Çetinkaya gözaltına alınmaz mıydı?
Eğer bu saçma iddia doğru olsaydı Hikmet Çetinkaya ve bilimum yazarların kitapları engellenmez miydi?
Tabi ki Anayasa'nın 26. maddesince; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Bu faşistliği ancak tek parti dönemindeki müstebidler ve cuntacılar yapar ve yapmıştır. Yukarıda yazdığım tezi savunanlar da aynı şahs-ı manevinin evlatlarıdır zaten.

Fakat biz bu yaygaraya yabancı değiliz.

“Analarını bile satarlar” diye yazıp, halkın tepkisine maruz kalınca istifa etmek zorunda kalanlar da “susturuluyoruz!” edebiyatı yapmışlardı.
Millete “bidon kafalı” diye yazıp, büyük tiraj umutlarıyla transfer edildikten sonra istenilen verimi veremeyince de işine son verilenler de “susturuluyoruz!” edebiyatı yapmışlardı.
Fosilleştikleri ve geri kaldıkları için patronlarına eskisi kadar yaramayan ve işine son verilenler de “susturuluyoruz!” edebiyatı yapmışlardı.

Bu da gösteriyor ki Ahmet Şık ve Nedim Şener işin bahanesi ve aracıdır.
Amaç; Akp hükümetini baskıcı ve faşist bir yönetim göstererek genel seçimler öncesi oylarını azaltmak, Gülen cemaatini ise halk nazarında zâlim göstermektir.

Yemezler...

17 Ekim 2010 Pazar

Terörist haklıymış


Yıl 1991 aylardan ağustos. Genel seçimlere 2 ay kadar az bir zaman var. Yaz tatilini memleketimiz Erzurum'da geçirip, Gaziantep'e dönüyoruz.
Çok küçük yaşlarda olmama rağmen ve daha dün ne yediğini hatırlamayan ben o günü çok iyi hatırlıyorum.
Gecenin ayazıyla birlikte Bingöl'e doğru ilerliyor otobüs. Çat bölgesine geldiğimizde bir konvoya takıldık. Otobüs ilerlemiyor. “İlerde kaza var herhalde” diyor şöför. Konvoy yavaş yavaş ilerledi ve kaza var denilen mahale ulaştık. Lakin ortada kaza falan yok, kadın askerler var. Kadın askerler mi? Evet. Annem de buna şaşırmış olacak ki otobüsün içinde birden bağırdı “Bizim kadın askerimiz mi var? Terörist bunlar!”
Otobüsün içi bir anda karıştı. “Kapıyı açma! Bas gaza gidelim!” uyarılarına aldırmayan şöför kapıyı açtı ve içeriye sakallı esmer bir adam girdi; “Herkes aşaği inecek!”
Haftalarca televizyonlarda verilen “terörisler yolcu otobüsünü taradı” haberlerinin gözümüzde canlanmasıyla yerimizden kalktık ve dışarı çıktık. Hepimizi bir yere topladılar. Otobüste askere yeni giden gençler vardı onları ayırdılar ve meçhule götürdüler. Bazı teröristler otobüse örgüt afişleri yapıştırmaya başladı. Biz o tedirginlikle etrafa bakarken başkan bağırdı; “Herkes beni dinlesin! Size bir şey yapmayacağız! Konuşma yapıp bırakacağız. Lakin bu söylediklerimi iyi dinleyin ve gidince askerinize, polisinize ve politikacılarınıza söyleyin! Askeriniz köylerimizi basıyor, halkımızı öldürüyor, çocuklarımızı dövüyor, insanlarımızı alıp götürüyor! Önünüzde seçim var! Bunu iyi değerlendirin! Demirel ve Mesut Yılmaz'a sakın kanmayın!”
Terörist bunları anlatırken hepimizin aklından aynı şey geçiyor; “Bizim asker öyle şey yapar mı hiç? Masum insanları, çocukları öldürür mü? O sizin işiniz!” 
Hava git gide soğuyor ve biz üşüyorduk. Birisi bayanlar ve çocukların otobüse bindirilmesini istedi, teröristler de bunu kabul etti. Erkekler aşağıda kaldı biz otobüse bindik.
Bize göz kulak olması için bayan teröristlerden birkaç tanesini başımıza diktiler. Tam bizim koltuğun yanında duran bayan teröriste sordu annem; “Kızım niye böyle yaptın? Bak ne güzel kızsın yazık değil mi sana?”
Adı Berivan'mış. “Sanane be kadın!” diyip dipçiği vurabilecek durumda olan o kız “Ne yapayım teyze? Şimdi anlatsam da inanmazsın bana. O yüzden boşver.” dedi. Muhabbet devam etti...
3 saat sonra bizi bıraktılar, herkes otobüse bindi lakin askerler hariç...
Ve o korkuyla evimize döndük.
***
Aradan 3 ay geçmişti. Teröristi dinlemedik tabiki ve Anap-Dyp koalisyonunu oluşturduk. Kendimizin bile inanmadığı o söylemleri eşe dosta anlattık. Heyhat kim inanır ki Türk askerinin öyle bir şey yapacağına?
Her akşam haberlerde çatışma haberleri, şehit sayısı, öldürülen terörisler, isimler ve resimleri veriliyordu.
Vizontele'nin o meşhur sahnesini biz o gün yaşamıştık. Bingöl'de teröristlerle girilen çatışma sonucu 4 terörist ölü olarak ele geçirilmişti. Resimler gösterildi ve Berivan da ölmüştü. O yüzleri asla unutamadığımdan hemen tanımıştım. Sonra anneme baktım, ağlıyordu. Evet annem bir terörist için gözyaşı döküyordu. Bu gözyaşını anlamak için o günkü muhabbete tanık, gerçeklere de vâkıf olmak lazım.
***
Geçenlerde haberlerde Ergenekon sanığı emekli bir albayın ses kaydı yayınlandı. Albay Jitem ile ilgili itiraflarda bulunuyordu. Güneydoğu'daki fâil-i meçhul cinayetler, basılan köyler ve öldürülen masum insanları, halkları birbirine düşürmek için kurulan kirli tezgahı bir bir anlatıyordu dostuna. Ben dalıp gitmiş bir halde ses kaydını dinlerken annem şöyle mırıldandı; “Terörist haklıymış...”

12 Eylül 2010 Pazar

Bediüzzaman'dan referandum yorumu

Bediüzzaman Said Nursi; 1910 yılında Güneydoğu'da, ayaklanmak isteyen Kürt aşiretleriyle münazara etmiştir. Bugünküler gibi beyninin üzerine oturmayan, anlatılanları objektif bir şekilde hakkaniyet ölçüleri içerisinde değerlendiren o günün Kürt önderleri Bediüzzaman'a hak vermişlerdir.
Bu münazaralar daha sonra "Münazarat" adlı eserle neşredilmiştir.

Kürt önderleri Bediüzzaman'a meşrutiyet (demokrasi) hakkındaki soru soruyorlar. Cevaplar Kürt önderlerine verilmiştir. Lakin Risale-i Nur umumun malı olduğu için cevaplar da aslen umumadır;

Suâl: "Vücudu hastalıktan şişerek dolgunlaşmış kimseyi güzel gördün." (Arap atasözü) Hâl-i hâzırın eskisi gibi çok fenalığı var, bize zulmeder; hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek, târif ettiğin meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş; tâ ki, biz de "ehlen ve sehlen" diyelim...

Cevap: "Hayır! Aksine, ben bir akarsudan su almak istedim. Bir bulutun çalışıp yağmur indirmesini arzu ettim. Siyah gözlüyü güzel gördüm. Ben hûri gibi güzel, hür bir hürrıyeti methettim." Fakat, sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Küdân ve Mâmehurân aşîretleri, daha asker gelmeden, alâküllihâl vermeye mecbur olan emvâl-i emîriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.
Siz diyorsunuz: "Şimdiki hükümet eskisi gibi zayıftır."
Evet; kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat, o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer; şu ise, doğrulur, şebâbe doğru yükselir.'

Suâl: Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?

Cevap: Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı, çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş, sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır.


Suâl: Tarif ettiğin meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?

Cevap: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver husumetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîrâ sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîrâ eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet, İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gâyet keyşer dağları katetmekle beraber, eşkiyaya rast geçecektir.

Ezcümle, bâzı cezâ-i sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bâzı bir meşhur bektâşi gibi mânâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasp ve gâret ediyorlar. Daha onların öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır; bâzı bahane ile, parça parça etmek istiyorlar.


Ben, sizi tenbellikten kurtarmak için, kabahatlerinizi gösteririm. Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte mârifet ve fazîletten demiryolunu yapınız; tâ ki, meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir...

Geldi Üstâdım geldi...

1 Nisan 2010 Perşembe

Kimin eserisin sen?

Ey minik yaprak!
Söyle! Nereden buldun dalı delecek gücü?
Nasıl çıktın zindanından dışarı?
Anlat bize, anlat ki; biz de kavuşalım ışığa, biz de çıkalım zindanımızdan dışarı...
Ey servi!
Yerde bitiyorsun ama nasıl da atılmışsın gururla göklere!
Kimden öğrendin? Nasıl yapıyorsun bunu?
Öğret bize de yükselmeyi göklere...
Ey baştan aşağı kanlara kesen gonca!
Sen ki kendinden çıktın!
Anlat bize nedir bu aşk? Öğret, nedir kendinden çıkma?

Hz. Mevlânâ

31 Ocak 2010 Pazar

Bir zamanlar Beşiktaş vardı

Yine bize hüsran, yine bize hasret var.
Yine bize "siyah" günler düştü eyvah...

Taraftar olmanın Beşiktaş'a bir katkı sağlamadığının gerçekliği ne kadar da acı...

29 Ocak 2010 Cuma

Facebook'tan nefret etme sebepleri

1-" Birader şu gruba bi el atıver de iteleyelim 1.000.000'a kadar" türünden gruplar,

2- "Biz yüklüyoruz, Facebook siliyor! Ah ulen ah Facebook bile bize karşı! Türk'ün Türk'ten başka dostu yok! İzle ve izlet!" türünden heyecanlı gençlerin yüklediği videolar,

3- "Türksen, Müslümansan, vatanını seviyorsan, x isen, y isen paylaşırsın!" türünden paylaşımlar,

4- "Paylaşmayan beni listesinden silsin!" türünden tehditvâri paylaşımlar,

5- Bir zaman sonra modası geçecek ama günü kurtarmak için oynanan ve herkese inatla davetiye gönderilen oyunlar,

6- Bir resim eklenip, açıklama kısmında Türkçe'nin ve dil bilgisinin ayaklar altına alınıp, ünlü harflerin yazılmayıp, ünsüz harflerin yabancı harflerle yer değiştirdiği paylaşımlar,

7- Vurucu olduğu zannedilen saçma sapan sözlerle ve anlatılmak istenenle alakalı resimler paylaşan 13-17 yaş arasındaki ergen gerisi sefillerin kurduğu gruplar,

8- "Aha bunun grubu yokmuş! Dur önce ben açayım bu grubu!" diyerek dil bilgisi kurallarını hiç sayarak, küçük harfle, virgülsüz, yabancı karakterlerle kurulan, bazen üyesi çok! genellikle de üyesi az olan gruplar,

9- Zamanında; Memoli, Aynalı Tahir gibi televizyon kahramanlarına hayran olup, günümüz de ise Behlül gibi gavatlara hayran olan ve o gruplarda "ayy behlül hstym snaa XD" türünden anlamsız şeyler yazan ergen olmaya aday kızlarımız,

10- "Heheee! Dur karizma bir grup kurayım da hatun düşüreyim!" diyip yukarıda saydığımız türden gruplar kuran abaza gençlerimiz.

Bir Türk gözüyle, Türklerin kullandığı Facebook'un sosyal-analizi...
Yabancıların gözüyle yapılan bir analizin çok daha farklı olacağını düşünüyorum. En azından bizimkisi kadar kötü değildir. Yoksa daha mı beter?

22 Ocak 2010 Cuma

İhtilal ezanı

Darbe sonrası minarelerde okunacak olan Türkçe ezanı araştırmalarım sonucunda buldum.
Pek zor olmadı aslında...

İşte o ezan;

Ordu uludur
Ordu uludur
Ordu uludur
Ordu uludur
Şüphesiz bilirim ve bildiririm darbeden başka yoktur yapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm darbeden başka yoktur yapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm Türkiye'nin güvencesidir asker
Şüphesiz bilirim ve bildiririm Türkiye'nin güvencesidir asker
Haydi balyoza haydi balyoza
Haydi aydınlanmaya haydi aydınlanmaya
Ordu uludur ordu uludur
Darbeden başka yoktur yapacak

Erşan Kuneri'den yeni film

Yok abi yok! Mümkün değil! Olur mu abi?
Benim adım Erşan Kuneri yandaş mıyım ben?
Tankla geçilecek dedim ben! Tabi canım tabi!
Asker, anayasa mahkemesi, Hsyk, cahil halk hepsi!
Orduda geçiyor olay zaten abi!
Hsyk anayasa mahkemesini, anayasa mahkemesi askeri, asker halkı sonra hepsi halkı...
Tabi tabi!
Bastır hemen belgeleri ıslak imzayı atıp gönderiyorum.
Filmin adı "Darbeli Balyoz"
Hadi baba...

21 Ocak 2010 Perşembe

Alın size balyoz!

Bir balyozdur gidiyor memlekette...
Bombalamalar, jetler, fişlemeler falan filan...
Hasta ruhlu insanların uydurduğu saçma sapan haberlere inanmayın.

Gelin ben size gerçek balyozu anlatayım.

Tarih 18 Ekim 2006...
Başbakan makam aracında unutuldu.
Alışverişe çıkan dalgın annelerin çocuğunu arabada unutması gibi unutuldu işte.
Unutulunca da klostrofobi ve monofobisi azmış olmalı ki baygınlık geçirdi.
Korumaların eli ayağı birbirine dolaşmıştı. (kendilerinin soğukkanlılığını da görmüş olduk)
İşte o an!
Genelkurmay mı gönderdi nerden geldiyse bir balyoz çıktı ortaya.
Bir korumanın eline sıkıştırıldı ve "vur yiğidim!" dediler.
Koruma vurdu, vurdu, vurdu ve camı kırıp Başbakanı kurtardı.
Aman Allah'ım ne kadar heyecanlıydı!

Peki asıl kahraman olan "balyoz" depoya mı atıldı?
Özelleştirilip inşaat malzemeleri satan bir firmaya mı satıldı?
Hayır!
Akp Bingöl milletvekili Feyzi Berdibek satın aldı.
Hatıra olarak canım...

Velhasıl kelam balyoz malyoz yok!
İşte görüp göreceğiniz tek balyoz...

Kandırıldık ey halkım unutma bizi!

Aydın Doğan'ın biricik gazeteleri yine, yeni, yeniden, taptaze hemi de ortaklaşa bir yalan habere imza attılar.
Neymiş efendim Avustralya Açık Tenis turnuvasının 2. turunda Marsel İlhan'ı desteklemeye giden Türk seyirciler rezillik çıkarmışlar. Rezillikleri de tiyatro izler gibi tenis maçı izleyen bir izleyici kitlesinin içinde tezahürat yapmak, her sayıda gol olmuş gibi sevinmek ve meşale yakmakmış...

Haberi ilk okuduğumda hiç şaşırmadım.
Zira tam bizim işimizdir o.
Çünkü bizim için sporun dalı önemli değildir.
Futbol stadında ne tür atraksiyonlar yapıyorsak, basketbolda, voleybolda, hentbolda hatta eskrimde (yeter ki tribün olsun) bile onu yaparız.
Tezahürat ederiz, meşale yakarız, tepiniriz, gerekirse küfrederiz...

Haberin başlığı bile başlı başına bir mesaj; "Türk Açılımı!"
Ne kadar sarsıcı değil mi?

Neyse ki fazla sürmeden tenishaber.com yazarı Okan Kılıçkaya haberi geniş açıklamayla yalanladı.

O değil (an itibariyle) Vatan ve Milliyet gazeteleri hâlâ inadını sürdürüyor ve haberi internet sitelerinden kaldırmıyorlar.

Size inanan da kabahat zaten...


Sen de mi Brütüs?

Ne güzel uslu uslu sanatını yapıyordun. Herkesin takdirini alıyor, "büyük sanatçı be!" övgülerine mazhar oluyordun.
Geçen gün de çıktın;
"6 yaşındayken bir arkadaşımı kaybettim ve o günden sonra Allah'a olan inancımı kaybettim. Allah bir çocuktan ne ister ki?" türünden bir açıklama yaptın.

Bugün ne yaptın peki?
Sabahın köründe kalkmışsın, o paranoyak, o yandaş, o şeriatçı Taraf gazetesi tayfasıyla adliyeye gidip Balyoz imalatında adı geçenler hakkında suç duyurusunda bulunmuşsun. O da yetmiyormuş gibi basın açıklaması yapmışsın.

Oldu mu şimdi?
Yakıştı mı sana?
Sen ki muhafazakar bir toplumda cesurca ateist olduğunu açıklamış aydın (hoş bu saatten sonra aydın sıfatını da kaybettin) bir sanatçısın.
Senin gibi bir ateist nasıl olur da Allah için, din için onlarca suikast düzenleyen bir tayfayla ortak hareket eder?
Hiç yakıştıramadım cık cık cık...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Yeni "yandaş"lar basına tanıtıldı

İlk yandaşımız ülkenin yetiştirdiği önemli aydınlardan (belki de en önemlisi) merhum Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu.
Demiş ki küçük bey;

"...Bu cinayeti kontrgerillanın işlediğini duysam şaşırmam. PKK’nın yaptığını duysam yine şaşırmam. Ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum."

Oldu mu bu laf şimdi bu?
Yapılır mı bu gül gibi Silivri eşrafına?
Sen bunu diyerek hükümetin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında değil misin?
Bilmez misin sen her doğru her zaman söylenmez.
Ne gerek vardı şimdi bu açıklamaya?
Ne güzel de inanmıştık babanı öldürenlerin dîni duyguları nirvanaya ulaşmış şeriatçılar olduğuna?
Sen geldin şimdi bir avuç inciri berbat ettin!
Yoksa içkili miydin o açıklamayı yaparken?
İtiraf et her şeyi unutalım...

Listemizin ikinci ve son sırasında ise Hrant Dink'in oğlu Arat Dink var.
Babasının ölümünün 3. yıldönümünde Agos gazetesinin camından bir konuşma yaptı;
Dedi ki;

"...Bu ülkede 'Kafes Planı' diye bir plan çıktı ortaya. Orada 'Hrant Dink Operasyonu' deniliyor. Bütün ülke biliyor mu bunu? Bütün medya yazdı mı bunu? Orada sadece Hrant Dink Operasyonu mu diyor? Gayrimüslimlerin üzerine korku salmaktan bahsediyor."

Dink! Arat Dink!
Birader ne diye karıştırıyon şimdi kafesi falan?
"Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" diye bağıran o kalabalık senden bunu duymak istese bile söyleme boşver!
Belki onu söylemesen ertesi gün Hürriyet gazetesindeki lümpenler seni köşelerine taşıyacaklardı. Ama sen ağzını tutamadın büyük bi fırsatı kaçırdın!
Yoksa sen de kafayı mı yedin Cem Karaca gibi?

X, Y, Z ve Ağca

Şimdi kısaca özetleyecek olursak;

X = İtalya'nın kamusal ve kurumsal efelerinin oluşturmuş olduğu, sayısız (sayılı aslında 4298) terör olaylarına imza atmış Gladio terör örgütü. (GTÖ bu adı ben verdim arak diil!)

Y = İnsanın yanından geçmeye korktuğu, çevresi yüksek duvarlarla kaplı, içinde ne olup bittiğini kimsenin bilmediği, Gladio'nun hakimiyetinin olduğu bir devlet içinde kurulmuş bir devlet. Nâm-ı değer Vatikan...

Z = O da bizim ETÖ işte...

Ne demişti Rakel Dink;
"Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27 olsun, katil kim olursa olsun bir zamanlar bebek olduğunu da biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratmayı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim."

Bir bebekten bir katil yaratan karanlığın kurucuları Z'yi oluşturup, bir zamanlar bebek olan Ağca gibi gençlerin beline silahı verip, "koçum! heheyt aslana bakın hele! al bu silahı aslanım devletin sana ihtiyacı var" diyerekten, kardeşi kardeşe vurdurmuş, önemli insanları o bebeklere öldürtmüş ve ülkeyi kaoslardan kaoslara itelemiştir.
Z'yi burada X desteklemiştir.
X memleketinde adam bulamamış gibi, Z'nin adamlarını kullanıp Y'yi vurarak kendi ülkesini kaosa sürüklemiştir.
X tasfiye edilmiştir, darısı Z'nin başına...
Y mi?
O kendi halinde takılsın elleşmen.

The tonight show with Uğur Dündar

Uğur Dündar abimiz bugün üstün gazetecilik yeteneklerini kullanarak, "Balyoz" darbe planını hazırladığı iddia edilen Emekli Orgeneral Çetin Doğan'ı ana haber bülteninde konuk etti.
Öyle sorular sordu ki akıl sır erdiremen...
Ben hayatımda bu kadar köşeye sıkıştırıcı, kurnaz, sinsi, amansız, cevaplanması zor sorular soran ikinci bir gazeteci görmedim. Hatta ikinci bir gazeteciyi de yanına alıp çapraz sorguya çekseydi bile bu kadar başarılı olamazdı.
Çetin Doğan'ın bu kadar terlediğini de daha önce hiç görmemiştim. (hakikaten de görmedim he)
Yıllarca insanlara güven aşılayıp sonra biriktirdiği bonusları kullanan Uğur Dündar abimiz ne yaptı öyle? Böylesini ne Ali Kırca, ne Reha Muhtar ne de Birand yapabilir...
Oraya buraya gitmeye gerek yok! İşte karşınızda birinci ağız! Size iddiaları bütün içtenliğiyle cevaplayacaktır!

- sayın doğan fatih camisini bombalayacak mıydınız?
- olur mu öyle şey efendim! bunlar hasta ruhlu insanların ortaya attığı yalanlardır!
- harbiden yapmıycak mıydın ya?
- yok yahu olur mu öyle şey?
- peki jet uçağı düşürecek miydiniz?
- efendim böyle birşey olabilir mi!?
- ya ne bilim hani böyle içkiyi fazla kaçırıp düşünmüş olabilirsiniz?
- yok efendim bunlar ne biçim iddialar?
- ya iyice bi düşün?
- bakın efendim ben böyle böyle böyle bi komutandım. beni askerlerime sorun...
- (yüzünde idrar torbası full olan bir insanın işediğindeki rahatlık ve mutluluk:)
- bakın efendim ben maya dergisinde yazılar yazıyorum (reklamlar) orda yazdıklarım zoruna gitti bunların o yüzden böyle iftira atıyolar!
- ya paşam biliyom yapmadığını da işte ben tarafsız bi gazeteciyim ya o yüzden sormak zorundayım bunları :)
- tabi sayın dündar. ben sizin tarafsız, objektif, şöyle böyle bi gazeteci olduğunuzu bildiğim için kabul ettim. yoksa beni ne yandaş doktorlar ne gerici mühendisler canlı yayına çıkartmak istedi de ben gitmedim.
- yardır paşam!
- eyvallah uğurum. başın sıkışırsa dara çetin paşanı ara ;)

12 Eylül 2009 Cumartesi

Özlüyoruz...

Anadolu takımlarını Liverpool görüp 2 önliberoyla oynayan, fakat derbilerde tek önliberoya geçen hocaları değil,
Beşiktaş'ı büyük görüp Anadolu maçlarında tek ön liberoyla, büyük maçlarda çift önliberoyla oynayan hocaları özlüyoruz.

Örnek; İBB, Antalya ve Gaziantepspor maçlarında Ernst ve Fink oynuyor. Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarında Ernst tek başına oynuyor.

Takımı, oynanacak en son sistem ve oyuncu tercihleriyle sahaya süren hocaları değil,
En uygun sistem ve en ideal oyuncu tercihleriyle sahaya çıkaran hocaları özlüyoruz.

Örnek; 4-3-3 gibi bir sistemle oynayıp, Bobo'yu Henry, Yusuf'u Ronaldinho, Tello'yu Iniesta zannediyor.

Olağandışı fantezilerin peşinde olan hocaları değil,
Eldeki imkanlarla en iyisini yapmaya çalışan hocaları özlüyoruz.

Tempolu, heyecanlı futbol oynatacağım diye puanlar dağıtan hocaları değil,
3 puan için oynayan hocaları özlüyoruz
.

Her puan kaybı sonrasında son derece relax olup etrafa gülücükler dağıtıp ama eve gittiğinde stresten küplere binen hocaları değil,
Kayıpları yaşayan ve yaşatan, açıklamalarında gerçek duygularını yansıtan hocaları özlüyoruz
.

Örnek; Klasik Ömer Güvenç röportajlarındaki o gülmeler, şakalaşmalar...

Transfer yapılırken "ne kadar olursa olsun alın" diyip direten hocaları değil,
"Kulübün menfaatlerine göre hareket edip uygun transferi yapacağız" diyip maddi imkanları da düşünen hocaları özlüyoruz.

Örnek; Tabata+Ferrari+İsmail = 18 milyon €

"Dervişin fikri neyse zikri de o'dur" çerçevesinde, yorumculuk yıllarında eleştirdiklerini teknik direktör olduğunda uygulayıp tezat teşkil eden hocaları değil,
Düşündüklerini uygulayan hocaları özlüyoruz.

Örnek; Yorumcuyken "Holosko sağda oynar mı?" diyip teknik direktör olunca Holosko'yu sağda oynatmak...

Rakibin olmadığı bir ligde şampiyon olup ve buna aldanıp, futboldan bu denli anlayan! bir hocayla devam etmenin ne denli doğru bir tercih olduğunu her hafta yaptığı yanlışlarla görüyoruz ve bu gidişle görmeye devam edeceğiz.

Biz bunları izlerken kadrosunu yenileyip güçlenen rakiplerimiz de alıp başını gidecekler ve mesafeyi açmaya başladılar.

Beşiktaş bu sene şampiyon olabilir mi?
Evet olabilir.
Bu takım toparlar mı?
Evet toparlayabilir.
Ama bunların hiçbirisi bu fikirlerimi değiştirmez.
Zira bu düşünceler puan kayıplarından sonra oluşan klasik düşünceler değildir.
Şampiyon olduğumuzda da ben bunları söyledim.
Çünkü biz saçma sapan kararlar veren bir hocaya rağmen şampiyon olduk.

Mustafa Denizli'nin kovulması veya istifa etmesi için daha kaç puan kaybetmemiz gerekiyor?
Bir an önce kaybedelim...