13 Temmuz 2013 Cumartesi

Kur'ân ve Makâm

"Kur'ân'ın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez. 

Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir. 
Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur'âniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor. 
Hem üslûb-u Kurâanî'de öyle bir cezalet ve selaset ve fıtrîlik var ki: Güya Kur'an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor." (Mesnevi-i Nuriye)

Üstad Muhammed Hamidullah bir kitabında şöyle bir hatırasını anlatıyor;

İstanbul'da iken Avrupalı bir müzik profesörü geldi;

“Kur'ân'ı tetkik ediyorum. Kur'ân şiir değildir ama onda öyle bir musiki var ki insanı hayrete düşürüyor. Şiirde bir kelimenin yerini değiştirsen vezin bozulur, musiki ve ahengin kaybolduğu derhal anlaşılır. Fakat nesirden bir harf, birkaç kelime kaldırsan ahenk bozulmaz. Çünkü ölçü yoktur. Kur'ân şiir olmamakla beraber ondan bir harf kaldırsan derhal kendine has musikinin aksadığı görülüyor. Bu, beşer sözünde olamaz. Beşer sözünde böyle istisnasız tam bir ahenk bulunamaz. Bundan etkilenip müslüman oldum. Yoksa ben Arapça bilmem, Kur'ân'ın mânasını da anlamam.” dedi.

Tekrar İstanbul'u ziyaretimde o zat yine geldi;

"Ben Kur'ân'daki musikinin, Kur'ân'ın bir mucizesi olduğuna delâlet ettiği için müslüman olmuştum. Halbuki “âmener rasulü”de “lâtüâhizna” kelimesinde bu ahenk bozuluyor, musiki kalmıyor. Bir kelimede dahi bu ahengin bozulması onun mucizeliğini kaldırır. İmanım sarsıldı” dedi.

“Oku bakalım nasıl bozuluyor?” dedim. Okudu ama “latuuuâhizna” diye okuyor, vav harfini med harfi gibi alıp tayı uzatıyordu. Ona dedim ki; “Sen yanlış okuyorsun. Oradaki vav, hemzenin yazılması için konmuştur. Med harfi değildir. Onu nazarı itibara alma ve tâ'yı uzatmadan oku” diyince, “İşte şimdi oldu! Mükemmel!” dedi ve gitti.

Geçenlerde bana bir mektup yazmış; “Teşekkür ederim, imanımı tazeledin.” diyor.

"Kur'ân ve Makam" deyince ülkemizde akla gelen ilk isim merhum üstad Kâni Karaca'dır.



Arap üstadlardan da Kemal el-Helbawy vardır. Müzzemmil suresinin ilk ayetlerini sırasıyla Bayâti, Hicâz ve Nihâvend makamlarında okuyor.



İsmet Özel hakkında

Formspring'de sorulmuştu; "İsmet Özel'i neden sevmiyorsun?" Neden böyle bir soru sorulduğunu anlamadım. Hiçbir zaman sevmeyen birisi gibi bir kelâm etmedim. Bu soruya karşılık dedim ki;

Sevmiyor değilim. Müspet veya menfî bir duygu beslemiyorum. Çok iyi bir şair olabilir ama öyle kalsaydı keşke... Mütefekkir midir? Evet düşünüyor... Fikir sancısı çekiyor mu? Bir sancı çektiği kesin...

Bir arkadaşım onun hakkında "Bence hepimizle dalga geçiyor, hatta kendisiyle bile..." demişti.

Bu kadar tepki almasının sebebi de yazdığı şiirler ve makaleler değil de yaptığı açıklamalar oluyor.

Mavi Marmara'nın bir İsrail projesi olduğunu iddia etti.

Radikal gazetesinde Ezgi Başaran'a verdiği röportajda; -güya- antiemperyalist, antiAmerikancı bir bakış açısıyla Ergenekon operasyonunu kastederek "ordudaki değişimi Akp değil Pentagon yapıyor" diyerek neredeyse Ergenekoncu askerleri savunma noktasına geldi.

Arap Baharı'nı kastederek; "Ortadoğu'da iyi şeyler oluyor diyen kafir olur." demekle kalmadı, geçenlerde de "Dünyayı Amerika yönetiyor diyen dinden çıkmıştır" diyerek tekfirde depara kalktı. Din bile değil, siyasi içtihatlarla dahi onu bunu tekfir eden bir insan aslında din ile mükellef değildir zira akıl nâmına bir şey aramak mantıklı olmaz.

Komünist mi, İslamcı mı, Türkçü mü, Turancı mı belli değil.

"Netice-i kelâm, ben ömrümüm hiçbir döneminde “solcu” olmadım. Bilakis ömrümün her döneminde hem solcuları, hem de sağcıları istihfâf ettim ve giderek onlardan istikrâh ettim. Memleketimin sosyalist bir dönüşüm geçirmesi uğruna elinden gelenin tümünü vakfeden bir Türk milliyetçisi olarak yaşadım. Mensub olduğum ümmetin hayrını dünyevi yaftalar hesabına zedeleme düşüklüğü göstermeyişimle kazandığım komünizan itibar hidayete ermeme vesile oldu." diyen bir adamın ancak kafası karışık olabilir.

İsmet Özel ve Kadir Mısıroğlu yaşı kemâle ermiş kişilikler. İstiyorlar ki; âkil adam, ombudsman itibarı görsünler ve ülkenin kritik konularında kendilerine danışılsın. Fakat etraflarında 15-20 gençten başkasını göremeyince, ilmî enâniyetin de vermiş olduğu bir sinirle bu tür yazılar yazıp açıklamalar yapabiliyorlar. Tabi ilmî enâniyetleri bununla kalmayıp, muâsırlarını da tahkir boyutuna ulaşabiliyor.

Geçenlerde "Nazarımda bin tane İsmet Özel, bir tane Abdullah Aymaz yapmaz" demiştim. Bunu sırf laf olsun diye söylemedim. Bugüne kadar fikirleri uğruna ortaya hangi aksiyonu koyabilmişler? Aksiyon koyamadıkları için reaksiyon göstermekten başka neye yaramışlar? Hem İsmet Özel hem Kadir Mısıroğlu'nun etrafında bir kaç gençten başka kimseyi göremiyoruz. Halbuki Özel çok iyi yazar, Mısıroğlu da çok iyi hatiptir. Neden yığınları peşlerinden sürükleyemediklerini, kendi iç muhasebelerine havale etmek gerekir.

Keşke İsmet Özel sadece şair, Kadir Mısıroğlu da sadece tarihçi olarak kalsaydı. Ya da keşke izzet-i nefsini ayaklar altına alıp, hiç ihtiyacı olmadığı halde onlara kollarını açıp "sen de gel" diyebilenin umman gönlü gibi gönülleri olsaydı. Belki o zaman daha çok severdik... Belki o zaman atlarının su içtiği ırmaklar hayırla yâd ederdi onları. (Bak İsmet Özel gibi bitirdim)

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Hac terkedildi âlem-i İslâm bölündü

Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya yüz tutmasıyla ve yıkılmasıyla gerçekleşen âlem-i İslam'da bir bölünme baş göstermiştir. Osmanlı'nın hasta bir adam olması ve emperyalizmle güçlenen Avrupa devletlerinin sömürüleri, İngiltere'den yükselen küfür yelleri ve Siyonizm hareketleri bunlara bir sebeptir.
Lâkin bunların hepsi zâhirî sebeplerdir.
Bunun bir de bâtınî sebepleri vardır, olmalıdır.
Mâdem "Allah indinde hak din islamdır..."(Âl-i imran; 19) o zaman Allah neden islam devletlerinin mağlup olmasına izin vermiştir? İslam olamadıkları için mi? Olabilir. Bir çok sebebi sayılabilir. Bunun elbet bir hikmeti olması lazımdır.
Bu sebeplerden veya hikmetlerden bir tanesini, belki de en önemlisini Bediüzzaman hazretleri Hacc ibadetinin terkine bağlamıştır.

"Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü'z-zünub değil, kessâretü'z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.

İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, "ba'de harabi'l-Basra" anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.

İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.

Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi. "

Haccı terketmek, diğer ibadetleri terketmek gibi başımıza musibet getirmedi, gazap ve kahır getirdi. Bazı musibetler günahları döker ama bu terk ve bu musibet günahların çoğalmasına neden oldu. Çünkü hac ibadeti terkedilince cemaat arasında vahdet bozulur, vahdet bozulunca şeytan devreye girer araya nifak sokar, sonra bizi birbirimize vurdurur, müslüman müslümana vurunca her iki tarafın da günahları çoğalır. Hacc'da müslüman dünyası bir nevi istişare eder, birbirlerini tanır, birbirlerinin tecrübelerinden istifade eder ve fikir birliği oluşur. Herkes birbirini tanıdıktan ve fikir birliği oluşturduktan sonra, "siz bunu yapın, biz bunu yapalım" diye aralarında mesai tanzimi yaparlar. Hem orada bütün islam dünyasının idarecileri bir araya gelir, âlî bir siyaset, yüce ve yüksek bir idare meydana getirmek için çalışırlar. İşte bu önemli farz terkedilince düşmana, İslam alemine karşı çalışma ortamı hazırlanır.

Hacc terkedildi, birbirimizden koptuk, kimse kimseyi tanımadı. 1. dünya savaşından sonra sonuç;

Hintliler düşman zannetti babasını öldürdüğünü anladı ve oturup ağladı ve hâlâ ağlıyor ama nâfile...

Tatar ve Kafkas, annelerinin öldürülmesine yardım etti, "Basra harab olduktan sonra" yani iş işten geçtikten sonra anladı, oturup ağladı. Nâfile...

Arap yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürdü, hâlâ anlamadılar ağlamasını bile bilmiyorlar, rahatları yerinde zira...

Afrika kardeşini tanımadı öldürdü, şimdi başına gelen musibetlerden ağlayıp inliyor.

İslam âlemi bayraktar oğlu Osmanlı'nın öldürülmesine yardım etti, şimdi bir şehit anası gibi saçlarını çekip, ağıtlar getiriyor.


Milyonlarca müslüman, tam bir hayır olan hac ibadeti için yollara düşmedi, her yönüyle bir belâ olan düşman bayrağı altında dünyada boşu boşuna dolaştı ve dolaşıyor...

3 Şubat 2013 Pazar

Çorba Mevlidi

Geçenlerde Bergama seyahatimizde emekli bir imam olan Kerim hoca ile tanıştık. Çok hoş, sempatik ve samimi bir insan. Aynı zamanda iyi bir mûsikişinas ve mevlidhandır. Kendisi bizlere yıllar önce bir latîfe bâbında yazdığı mevlidi okudu. Çok güldük ve eğlendik. Sizlerle de paylaşmak istiyorum;



Oburlar Kralı'ndan içli bir niyaz

Önce başlayalım çorbadan.
Âdet oldu limon sıkmak sonradan.
Çorba gibi yoktur taam-ı latif
Hem kolaydır hazmi hem de pek hafif

Kırk yere müstehaktır patlıcan
Yiyemeyenler çekerler ânâ âh-u cân
Geliverir hem lahana hem fasulye hem nohut
Yiyenlerin çalar karnı tanbur ile ud
Kadayıf oldu her yemek şâh
Yiyemeyenler çekerler ânâ âh-u ferâ

Mutfaktan yemekler geldiler
Bütün oburlar sofra önünde eyledi tavaf
En sonra ortaya atıldı Hazreti Kabak
Âdet oldu durmayıp atıştırmak

Ey azizim işte bitti sözümüz
Demlikteki çayda kaldı gözümüz
İnşallah kavuşuruz zîra âna
Hak Teala ihsan ede demli çay içen kuluna

Allahümme Rabbenâ kurtar benâ zira bozuyor küp çok fena
Allahümme şâkîrîn, karnı doyunca duası budur fakirin.
İlâhi Yâ Rab! Bu mevlidi okutanın aklını az, ruhunu sâz, hânelerini niyâz eyle.
Dört yol ağzına hammal, Ulu Câmi kapısına mandal eyle.
Kedilerin mazlum eleminden bîzar olan fareler, zenginlerin kesesine sarı sarı liralar, bizim gibilere bir çay bile Fâtiha...

6 Ocak 2013 Pazar

Siyah uyku tulumunun bir meyvesi

"Uykuyu halk eyleyendir mutlaka, kaz tüyünü halk eylemiş.
Gözde nevm, akılda rahat ihtiyacı derc edendir, zemin yüzüne döşek sermiş..."

Uyku ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar rahat ve az bir emek ile kazanılır, hem uykusuz adam ne kadar nevm-i gaflet içinde ve nevmâlûd olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle; zZzZzZzZzZzZzZz...

1 Aralık 2012 Cumartesi

Erzurumlu düz adamlar

"Begi Dede"m Nusret Efendi'nin şahsında, dayım Muammer Cindilli'nin Erzurumlu düz adamları anlattığı bir yazısını paylaşmak istiyorum;

"Evliya Çelebi'mden Necip Fazıl'a, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Nazım Hikmet'e onlarca ehl-i kalem; bu yüce dağların zirve insanlarını hikaye etmişler.
Uyvar eri Abbas, Erzurumlu Tahsin ve benzerleri zirve insanlardır. Çünkü farklıdırlar, hususiyetleri vardır.
Hüseyin Avni Bey, Müftü Solakzade ve benzerleri zirve insanlardır. Çünkü farklıdırlar, hususiyetleri vardır.

Profili çizilen Erzurum insanımızın çoğu bu cümledendir. Yani ilmiyle, eseriyle, kahramanlık ve önderliğiyle iz bırakmış kimselerdir. Ben bu yazıda ortalama bir Erzurumlu'yu, sıradan bir Dadaş'ı, tipik bir "Ev herifi"ni anlatmaya çalışacağım.
Bir başka söyleyişle, babam Nusret Cindilli'nin şahsında Erzurum yerlisi bir "Düz Adam"ı anlatacağım. Veya sıradan bir Erzurumlu "düz adam"ı anlatırken, rahmetli babamı da yâd etmiş olacağım.

Erzurumlu ortalama "ev herifi"ni bilirsiniz. Kadim çoğunluktan biridir, içimizden biridir o.
Aşırı iddiadan, hırstan yana yoksul, rızık endişesi taşımayacak, zekata muhtaç olmayacak, fitresini ancak verebilecek kadar varlıklı kimselerdir onlar. Şöhretleri komşu, akraba ve alışveriş ettiği kimselerle sınırlıdır onların.

Siyaset, ticaret, sanat ve temaşa hayatının vitrininde yer almazlar, alamazlar... Çünkü dillenmeyi birazcık afet sayarlar.

Helal kazanmış zengini, kibirli olmayan hânedanı, firavunluk kokmayan ricâli severler ve kıskanmazlar.

Bilime ve teknolojiye karşı değillerdir ama; yukarıdan emredilen modernliği ustaca "zehlenirler" (Bu "zehlenme" neticesi "asrî"lik şehir mezarlığına yakıştırılmış Japine kollu hanımlar "tanko" diye tesmiye olunmuşlardır.)

"Balo"su hariç bütün değerleriyle barışıktırlar Cumhuriyet'in. ''Hemşehri'dir Cumhuriyet'in bânisi. Herif adamdır..
Putlaştıranı sevmezler ama her ihtiram kıyamında ayakta durdukları zamanı Fâtiha okuyarak değerlendirirler.

Bir çoğunun aile geçmişinde Yemen veya Çanakkale'de kalmış şühedâ amcalar, dayılar, babalar vardır. Ermeni zulmünün ya tanığı, ya ikinci elden nakledicisidirler.

Hele bir de "Can Verenler" teşkilatında hizmet vermiş bir aile üyesi varsa macerasını iftiharla tahkiye ederler.
Tamamı kuvvâcıdır lakin "Şalcı Şöhret Hanım"ları kısık ve üzgün sesle anarlar.

İktisadi telakkileri sosyal adaletçidir fakat "Dini gollik" edebiyatı veya zannı ekserisini "Demirkırat" yapmıştır.

Allah'la barışık bir Devlet ve Devlete sevdalı vatandaş isterler.
Yüz-göz olmamak, yaltaklanmamak adına Devlet adamına mesafeli dururlar; ama terör veya vazife şehidi askeri, polisi tekbir ve tehlillerle uğurlamayı ibadet kabul ederler.

Onların müdâvimi oldukları kahveler sabah namazıyla açılır, ekserîsi yatsı namazını evlerinde kılarlar.
Muhakkak bir gazetenin abonesidirler ve "akşam acansı"nı dinlemeden yatmazlar.

Akraba ve dünürlerin dışında; yolcu, talebe ve meczupları iftara çağırırlar sadece.

Cesur insanlardır lakin kul hakkından korkarlar. Komşu hakkı korkularının başında gelir. İyi adam olmanın ön şartını "geçimli komşulukta" ararlar. Vâkarlıdırlar ama akranlarıyla bolca "henek" ederler. Tevazu sahibidirler fakat kibre karşı kibretmeyi şahsiyetlerinin zekatı sayarlar.

Dükkanlarını besmeleyle, meslek pîrine Fatiha okuyarak açarlar. Bereket duası kıblegâhın altında yahut yanındadır; ama dini terim ve unvanları ticarethane isminde kullanmayı kerih sayarlar.

Âlimlere hürmetkârdırlar, severler müstefıd olurlar. Lakin el öptürmekten haz duyanlarla başları hoş değildir.

Lisanları temizdir ancak, bir yürek yelpazesi olarak "itoğluit, ermeni diğası, urus tohumu, gavat" sözlerini bol bol tüketirler.

Ne hikmetse eski kabadayı ve eşkiyaları anlatırken Köroğlu'nu anlatır gibi şevke gelirler. Kosunoğlu'nun "ninno" ettiği "başefendi"yi, Tosihli'nin dövdüğü "kolcu"yu, Faruk Bey'in sıpırttığı "ölçme memuru"nu Bolu begi misali anarlar.

Ben babama "Begi" derdim. Begim seksen küsur yıllık ömrünü Erzurumlu "düz bir adam" olarak yaşadı. 1980 ihtilalinde tutuklanmıştım. Kuru Hapan'da yeni aldığı küçük bir dükkanı satmış ve cezaevine ziyaretime gelmişti. "Oğlum avukat tutacak paramız var. Ama senin yüzünden hapis yatan arkadaşın varsa önce ona avukat tutmamız lazım" demişti.

Tanpınar'ın, Erzurum'lu Tahsin'i; "hayat ölüm için yazılmış kasideden başka bir şey değil" diyordu. Benim "begim"in kasidesi, bu "düz adam"lıktı herhalde. Ortalama bir dadaşın, düz Erzurumlu'nun mühim bir hususiyeti de kuvvetli "mahallelik" duygusu idi. Ben; bizim gördüğümüzden biraz çaplı ticaretlere soyununca, bir "mahalle" hikayesi anlatmıştı begim;

O zamanki mahallemizde zengin bir büyüğümüz pahalı ve kürklü bir manto getirmiş hanımına. Karne döneminin yoksul ve mazlum mahallelisinin diline düşmüş bu manto. Bir ramazan akşamı mahallenin "ağabegi"si (ombudsmanı) komşularını ve tabii zengin mahalleliyi de iftara çağırmış.

İftar ve namazı müteakip tandır başında çay sohbeti başlamış. Ev sahibi, "... bey yenge hanım da teşrif etti mi hanemize?" diye sormuş. "Beli" cevabını alınca, "Kürklü mantosunu da giyinmiştir herhalde. Görmemizde mahzur yoksa bir getirin bakalım" demiş. Zengin mahalleli mantoyu getirince "bak ... bey. Sen tüccar adamsın,  kârı seversin. Gel bu kürkü bana 5 altın liraya sat" demiş. Mahallenin büyüğü isteyince vermemek olmaz. "Tamam ağabey" demiş. Ağabey de kürkü tandırın içine atıp yakmış. Bunu gören tüccar da "Hikmetine kurban olsun bu manto. Verdiğin parayı tasadduk edeyim ama hele anlat niye böyle yaptın?" deyince ağabey cevap vermiş; Helâlinden kazanıp helâlinden harcamak vardır. Hanımına kürk de alabilirsin ama mahallenin ortalaması da bellidir. Kimsenin karısı böyle bir şey giyemiyorken senin karının bunu giymesi fitneye yol açar. Helalinden kazanacak ama harcarken ölçülü olacağız. Mahallenin evlad-u iyâlini ifsad etmeyeceğiz." demiş

Babalarımızı yaşatmak elimizde değil elbette. Ama yaşadıkları ve inandıkları değerleri diri tutmak bizim gayretimize bağlı. Mekânı, mekânları cennet olur inşallah.

Yaşayanların ömürlerine bereket..."

Muammer Cindilli

10 Temmuz 2012 Salı

Suriye bu hale nasıl düştü?

Osmanlı’nın yıkılması ve emperyalist Avrupa devletleri Osmanlı topraklarını kendi aralarında taksim etmesiyle başladı Suriye’nin de kaderi…

Çözülme, Birinci Dünya Savaşı sıralarında meydana geldi. Emperyalist Avrupa devletleri İslam topraklarını birbirlerine ikram ediyorlar ve Suriye’yi de bir lokma gibi Fransızların önüne atıp “buyurun” diyorlardı.

Osmanlı’yı parçalama usulüyle çökertenler, Suriye’ye de aynı şeyi tatbik ettiler ve koca ülkeyi dört kısma ayırdılar; Cebeli Druz, Halep, Dimaşk ve Latakia… Her birinin başına bir hükümet yerleştirip ayrılık tohumlarını baştakilere attırdılar ve onlara sulattılar.

Diğer ülkelerde olduğu gibi Suriye’de de bilinçli insanlar vardı. Bunlar Suriye’yi Fransız idaresinden kurtarmak için birlik olmanın lüzumuna inanmışlardı. Bunun için de teşkilatlanmak gerekiyordu. Hizbü’l-Vatanî ve Hizbüş-Şa’b teşkilatları bu vesileyle kurulmuştu.
1939 yılında Ekrem el-Huranî Hama şehrinde de Milli Gençlik Teşkilatını kurdu.

Bu sırada İkinci Dünya Savaşının başlaması Fransızları zor duruma düşürdü. Suriye halkı da bunu bir fırsat bilerek Fransız sömürgesini bir nebze de olsa engelledi ve istiklal mücadelesini hızlandırdılar.

1946 yılında istiklalini ilan eden Suriye, Şükrü el-Kuvvetli’yi Cumhurbaşkanı, Hizbü’l-Vatanî partisinin başkanı Cemil Mardani’yi de Başbakan seçti.

HÂRİCΠOYUNLAR

Artık Suriye halkının düşmanları; İngilizler, Fransızlar ve Siyonistlerdi. Onlar için komünizm bir tehlike değildi. Tehlike sayılsa bile ikinci plandaydı. Bunu tespitte gecikmeyen Rusya, Suriye’de ahlak bakımından düşük olanları elde etti. İki gayesi vardı; parlamenter idareyi yıkmak, ırkçılık ve mezhepçilik meselesini körüklemek…

Parlamenter idareyi yıkmanın tek yolu askeri darbelerdir. Irkçılık ve mezhepçiliği körüklemek için de, azınlıkta olan Nusayri, Dürzî, Kürt ve Hıristiyanları ayağa kaldırmak yeterliydi.

Kısacası; halkın hakkını koruyacağız derken, Hakk’ın hatırını çiğnemek, böylece karışmak ve karıştırmak ve neticesinde Suriye’de sosyalizmi hakim kılmak…

Rusya bu iş için çok çalıştı. Suriye’ye çok para döktü.

Suriye halkı ise tarımla uğraşıp para kazanmaya çalışıyorlardı. Zengin olunca bütün dertlerin biteceğine inanırlardı. Komünizme düşman olanlar, “Allah komünizmin belasını versin” demekle yetinirlerdi. Dindar halk dinini yaşar fakat memleket meselesi diye bir şey düşünmezlerdi. Bu insanlar yaşlandıklarında, okuttukları çocuklarının eliyle Suriye’ye komünizmin girdiğini görünce akılları başlarına geldi ama iş işten geçmişti…

İHTİLÂLLER

Suriye’de ilk askeri darbe 29 Mart 1949 yılında Albay Hüsnü ez-Zaim tarafından yapıldı. Hüsnü Zaim Albay iken elde edemeyeceği imkanları Cumhurbaşkanı olunca elde etmişti.

Aynı senenin 28 Mayıs’ında Albay Sami Hunnavi ikinci darbeyi yaparak, arkadaşı Zaim’i öldürdü ve yerine geçti. Artık orduda gruplaşmalar başlamıştı…

Ve bu dönemde aslen Rum olan ve Sorbonne’de okumuş Mişel Eflak’ı sahnede görüyoruz. Bu şahıs İslamiyeti yaşamamakla beraber Arap ırkçılığını körüklüyordu.

Bu arada Suriye’de aile müessesesi her geçen gün sarsılmakta, merhamet kalkmakta, itimada yer verilmemekteydi. Sosyalizm cereyanı git gide yürümekteydi. Nusayriler ve Dürziler çocuklarını askeriye, öğretmen okullarına ve hukuk fakültelerine kaydettirerek köşe başlarını elde etmek ve hakim sınıf haline gelmek için çırpınıyorlardı. Kırık not getiren bir öğrenci, ırkına veya mezhebine ihanet etmiş sayılıp yediği dayak, işlediği suçla mütenasip oluyordu.

Suriye’de üçüncü darbe 29 Kasım 1951’de Albay Çiçekli tarafından yapıldı. Hunnavi ise Beyrut’a kaçmıştı. Başa geldiğinde arkadaşı Zaim’i öldüren Hunnavi ise, Beyrut’ta Zaim’in akrabaları tarafından öldürülmüştü. Böylece Suriye tahtı kana boyandı. Gelen kan akıtıyor, ölmemek için öldürmeyi tercih ediyordu…

Çiçekli evvela siyasi partileri kapattı, sonra seçim kanununu değiştirdi. Çiçekli, partilerin şiddetli muhalefetiyle  karşılaşınca, durumdan istifade etmek isteyen Albay Faysal Attasi 25 Şubat 1954’te dördüncü ihtilali yaptı. Çiçekli ise soluğu İsviçre’de alarak canını zor kurtarmıştı.

VE SOSYALİZM

Albay Attasi sosyalistti. Böylece Rusların planları yıllar sonra gerçekleşti. Suriye’de hem meclis iş yapamaz duruma geldi, hem de sosyalizm hakim oldu.

Attasi’nin darbeleri diğerlerine hiç benzemiyordu. Genç subaylarla iş birliği yapmış ve orduyu gayesine alet edebilmişti.

Bu darbeden sonra eski başkanlardan Faris el-Huri Cumhurbaşkanlığına, Vatan partisi lideri Sabri Asali de Başbakanlığa getirildi. Solcu bir ihtilâlde Vatan partisi gibi sağcı bir partinin liderine bu vazifeyi vermekten maksat, halkın solculuğa karşı düşmanlığını biraz olsun hafifletmekten başkası değildi…

1958’de Baas partisi ileri gelenleri acayip bir iddia ortaya attılar; komşu devletler ve komünistler tarafından Suriye’nin tehdit edildiğini ileri sürerek Mısır’la birleşmeyi teklif ettiler. Çünkü Baas partisi sosyalist olduğu gibi Mısır da sosyalistti ve sosyalistlerin birleşmesinden kuvvet doğacağını kabul etmişlerdi.

MISIR İTTİFAKI

Böylece Cemal Abdülnasır Suriye’nin idaresine hakim oldu ve Mareşallarından birini buraya komutan olarak tayin etti. Sonra sosyalizm hareketleri başladı; toprak ve tarım reformu yapıldı. Fabrikalar, bankalar, sigortalar devletleştirildi. Bu sebepten özel kesim ve toprak sahibleri Nasır’a cephe aldı.

Nasır Arap Birliğine katılan bütün devletlerin tek bayrak altında toplanmalarını isterken, Baascılar da buna karşı çıkıp daha yumuşak bir birlik (federasyon) istiyorlardı. İşte bu sebeple Baascılar ile Nasır’ın arası açıldı ve 28 Ekim 1961’de beşinci darbe yapıldı.

Bu darbeyi idare eden, çöl kuvvetleri komutanı general Haydar Kuzbari idi. Kendisi ordu başında kaldı, akrabası Doktor Mamun Kuzbari’yi Başbakanlığa getirdi. Nasır’ın yaptıkları ortadan kaldırıldı, devletleştirilen şeyler sahiplerine teslim edildi.

Baascılar da General Haydar’a yardım ederek araları açılan Nasır’a bir darbe vurdular. Bu ihtilâli bir köprü kabul edip hemen arkasından yani 28 Mart 1962’de altıncı darbeyi yaptılar. Bu ihtilâlde ise Albah Dehman Nahlavi ile arkadaşları idareyi ellerine aldılar. Bu darbeden sonra da Nazım el-Kudsi Cumhurbaşkanı, Beşir el-Azm Başbakan oldu.

HALK KIVAMA GELİYOR

Suriye halkına gelince… Onlar artık darbelerden ve ordu içindeki ayrışmalardan bıkmış, geçmişteki karmaşıklıklara yenilerinin ekleneceği endişesiyle “Artık ne olacaksa olsun! Komünizm veya bir başkası, kuvvetli bir hükümet gelsin yeter!” diye feryat ediyorlardı. Böylece son komünist ihtilâli için zemin hazırdı. Baascılar da zaten bu fırsatı kolluyordu…

EĞLENCEDEN İHTİLÂLE

İsrail sınır bölgesi komutanı Albay Ziyad Harrari, Nasırcı diye mimlenmişti. Hükümete karşı olduğu gerekçesiyle vazifesinden alınıp Ürdün ateşeliğine tayin edildi. Birliğinden ayrılırken şerefine eğlence tertip ettiler. 7 Mart 1963’te geç vakitlere kadar gazinoda için eğlendiler. İyice sarhoş olan subaylar, yedinci darbeyi yaparak hükümeti devirmeye karar verdiler. Kendilerine karşı çıkacağını tahmin ettikleri subayları tevkif edip, tutukladılar. Zırhlı ve paraşütçü birliklerle Şam’a yürüdüler, sabaha karşı Şam’ı kuşattılar. Radyo evini ele geçirdiler. Sabah 6.30’da ihtilâl haberiyle ayağa kalkan halk, bu darbenin de geçmişteki darbelerin aynısı olduğunu düşündü. Fakat bu şimdiye kadar olanlardan biri değil, Baas Partisinin iktidara gelmesiydi.

TEK BAŞARISIZ OLAN İHTİLÂL

Suriye tarihinde başarısız olan tek ihtilâle, 18 Temmuz 1963’te Baascılar ve Nasır’ın dışında kalan asker ve siviller teşebbüs ettiler ve başarısız oldular.

Her ne kadar Baas partisinin genel sekreteri Mişel Eflak ise de onun devlet kademelerinde vazife almadığı dikkat çekmektedir. Nitekim Mişel’in yakın arkadaşı Salah el-Bitar altı aydır yürüttüğü başbakanlık vazifesinden çekilince, yerine General el-Hafız getirildi.

Suriye Milli İhtilâl hükümeti, “Ocak 1965 kararları” ile 115 firmayı devletleştirdi. Bu devletleştirme işine karşı çıkanlar, dayak ve hapis cezalarından ölüme kadar sürükleniyordu. Diğer tarafta bazı köylü ve işçiler, Başbakan Hafız’ın lehinde gösteriler yapıyor, meydanlarda onu alkışlıyorlardı. Başbakan Hafız burjuva hareketlerini önleyeceklerini, grev yapıp işleri durduranları, boykot yapanları ezip öldürteceğini haykırırken, dinleyiciler “idam idam!” diye haykırıyordu.

Geçmişi unutarak konuşan ve koltuğunu daimi zanneden Hafız, 22 Şubat 1966’da General Salah Cedid’in yaptığı sekizinci darbe ile devrildi. Bu darbenin sebebi tamamen şahsiydi. Başbakan Hafız, Salah Cedid’i Genelkurmay başkanlığından azledince o da intikam için ihtilâl yaptı. Elbette bunların hepsine “vatan için!” yaftasını yapıştırmaktan geri de kalmıyorlardı.

Başbakan Salah Cedid de diğerleri gibi Rusya’ya yaklaştı. Suriye topraklarından Ruslara üsler verdi, onlardan silah ve teçhizat aldı.

HÂFIZ (BABA) ESED DÖNEMİ

13 Kasım 1970’de bugünkü Devlet Başkanı Beşer Esed’in babası, Hava Kuvvetleri Komutanı General Hâfız Esed ihtilâller zincirine bir yenisini daha ekleyerek (dokuzuncu darbe) Cumhurbaşkanlığına geldi.

Hâfız Esed’in gelmesiyle Suriye halkı o istedikleri kuvvetli hükümeti bulmuştu! Fakat bugüne kadar koltuk kavgası yüzünden birbirlerine düşenler, koltuğu sağlama alınca halkın başına bela oldular. Suriye halkı bir kez daha hatasını anlamıştı ama son pişmanlık yine fayda etmedi…

12 Mart 1973’te yeni anayasa sürecinden önce “Devletin dini İslam’dır” cümlesinin anayasa konulmasını isteyen halk ayaklandı ve katliamlar ondan sonra başladı.

VE BEŞER (OĞUL) ESED SAHNEDE

1970 yılında göreve gelen Hâfız Esed 2000 yılında ölene kadar iktidarda kaldı. 2000 yılında öldüğünde yerine vekaleten Abdülhalim Haddam oturdu. Aslında yerine geçmesi gereken oğul Beşar Esed’di fakat devlet başkanlığı yapabilmek için anayasada “40 yaş” şartı vardı. Oğul Esed ise 35 yaşındaydı. Bu yasa bir gecede değiştirildi ve oğul Esed başa geçti.

2000 yılından beri görevde olan Beşar Esed de babasının yolundan gitti. Rusya ile ilişkileri sıcak tutarken bunun yanında İran ve komünist yandaş Çin ile de ilişkilerini güçlendirdi.

2010’un sonlarında başlayan Arap Baharı ayaklanmasının Suriye’ye sıçramasıyla koltuğu sallanan Beşer Esed, koltuğu kaptırmamak için başka koltukları tehlikeye atıyor, ölmemek için öldürüyor fakat zulüm ile âbâd olunamayacağını bilmiyor...

15 Haziran 2012 Cuma

AKP olmadı İHH verelim!

Mit krizinin yaşandığı ilk günlerde; fitne kurulları tarafından piyasaya sürülen iki gazeteci Twitter'da açıktan yazışıyorlardı. Birisi diğerine diyordu ki; "Abdurrahman, Ankara'da İhh hakkında bir dosya hazırlanıyormuş bilgin var mı?" (Zamanlaması harika bir bomba!)

Bir anda bu yazılanlar İhh sempatizanları tarafından retweet ediliyor. Bazı İhh sempatizanları gaza gelip, heyecanlanıyorlar; "Vayy demek sıra İhh'ya geldi? İhh'ya dokunan yanar! Cemaatin gücü İhh'ya yetmez! Kan çıkar kan!" (Ve bomba tam zamanında patlıyor!)

Hased ve tenkitten gelen duygularla cemaate düşman olan bu tayfa (hepsini kastetmiyorum), süreçte o kadar kaypakça bir tutum sergiliyor ki mideniz bulanır. Akp'yi Nato sevdalısı, Bop'çu diye neredeyse tekfir edenler bir anda Akp sevdalısı oluyorlar. İddia edilen Akp-Cemaat çatışmasında bir anda Akp saflarında yer alıp "Büyük Usta helal olsun sana ver ayarı şunlara!" diyorlar. Mit krizinde savcı görevden alınınca "Reis cemaate ayarı verdi helal olsun" oluyor fakat sular durulunca "Rte şöyle böyle"ye tekrar dönülüyor.

Malum günlerde Ulusal kanal haber bülteni, Stv'den alınan görüntülerle Bamteli sohbetlerinden alınan görüntüyü montajlayıp yayınlıyor. Öyle tezgahlanıyor ki; haberi Stv hazırlamış gibi görünüyor. Bunu farkeden veya farkedemeyen bu tayfa da "Emir gelmiş zaten neyi konuşuyoruz ki? Hadi buna da tesadüf deyin!" diyorlar.

Buraya kadar olanları yazmayı hep düşündüm fakat nasip olmadı. İyi ki de olmamış çünkü beklediğim oyunun işleme konduğu gün yazmak daha önemli benim için...

Ve bugün...

Başbakan Türkçe Olimpiyatları'nın kapanış gecesinde Hocaefendi'yi davet ediyor. Ertesi gün Habertürk gazetesi, tıpkı Mit krizindeki o iki gazetecinin bıraktığı saatli bomba etkisinde bir bombayı sürmanşetine bırakıyor. Habere göre; "İhh hakkında yargıda dosya hazırlığı varmış" Hani şu Twitter'da yazışan gazetecilerin söyledikleri... (Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da; Mit krizinde ortaya çıkan gazetecilerin eski patronuyla, bugün ortaya çıkan gazetecilerin patronu aynı kişidir!)

Ve malum tayfa o gün olduğu gibi yine harekete geçti. İhh yetkilileri tarafından yalanlanınca da bir anda söndüler.

Sürekli küfrettikleri o "Reis"leri, o "Büyük Usta"ları cemaate! yargıyla ayar vermiş ve yargıyı kendi eline geçirmişken, İhh ile alakalı yargıda hazırlanan bir dosyayı yine cemaate mâl etmek nasıl bir şeytanlık, nasıl bir sahtekarlık, nasıl bir aymazlıktır ona siz karar verin...

O gün söylediklerini saçma olarak görüp "Ne alakası var tüm bunların?" diyenlere "Emir gelmiş zaten neyi konuşuyoruz ki? Hadi buna da tesadüf deyin!" cevabını verenlere derim ki;

Emir gelmiş zaten neyi konuşuyoruz ki? Hadi buna da tesadüf deyin!


2 Haziran 2012 Cumartesi

Kürtaj yasağı

İnancıma göre kürtaj haramdır ve bu mutlak bir cinayettir. "Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder." der Bediüzzaman.

Kürtaj yaptıran kadınların; tecavüz, ensest, evlilik dışı ilişki, çocuk düşünmeme, rızık endişesi, çocuğun sakat doğacak olması, anne sağlığının tehlikede olması gibi pek çok gerekçeleri olabiliyor. Bu gerekçelerden sadece bir tanesi, yani anne sağlığının tehlikede olması kürtajı mübah kılabilir. Geriye kalan şartlar, kürtaj yaptırmak için bir bahane olamaz.

Bugün kürtaj yasal olarak hastanelerde yaptırılabiliyor. Fakat yeni düzenlenecek olan bir yasayla kürtajın yasaklanması gündemde. Hükümetin bu yasağı getirmesinin altında İslâmî veya insânî gerekçeler olabilir. Elbette kürtaj yaptıran kadınlar da bunun insânî bir şey olmadığını biliyorlardır. İşin İslâmî tarafı ise inançla alakalı bir durumdur ve geneli kapsamaz, kapsayamaz.

Misal tecavüze uğramış veya ensest sonucu hamile kalan bir bayanın psikolojisini hiçbir erkek tahmin edemez. Tahmin edemeyeceği için de "doğursun biz bakarız" demek gayet kolay geliyor. Kendi rızası dışında böyle bir zulme maruz kalmış bir bayan o çocuğu doğurduğunda, ölünceye kadar nasıl bir psikolojiyle yaşayacağını biraz empati yaparak tahmin edebiliriz. Bu kadınlara ne derseniz deyin o çocuğu aldırmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Çocuk düşünmeyen, rızık endişesi taşıyan veya çocuğun sakat doğacağı gerekçesiyle kürtaj yaptıran bayanlara ise ne deseniz boş. Bu insanların zaten îmâni bir zaafiyetleri var ki böyle bir işe girişiyorlar. Kürtajın haram olduğuna inanacak kadar şuurlu olsa "çocuk düşünmüyorum" veya "bu çocuk sakat doğacak aldırayım" gibi saçma gerekçelerin ardına sığınmaz. Kaldı ki çocuk sakat doğacak diye kürtaj yaptırmak, Allah'a isyan edip -hâşâ- "Allah'ım sen bunu iyi yaratamadın. Ben bunu aldırayım sen daha güzelini, daha düzgününü yarat!" demektir.

Bütün bunları göz önüne alarak, kürtajın tamamen yasaklandığını düşünelim;

Hastane ortamlarında yasaklanan kürtaj, "merdiven altı" diye tabir edilen sağlıksız koşullarda yapılacaktır. Bu da bir çok kadının hayatını tehlikeye atacaktır.

Tecavüz ve ensest mağduru bayanlar veyahut biz inanmışlarla aynı hassasiyeti taşımayan bayanlar, her ne pahasına olursa olsun o çocuğu aldırmak isteyeceklerinden, bu işi illegal yollarla yapan doktor veya doktor bile olmayan kişilere müracaat edeceklerdir. Ortopedistlerin kırıkçı-çıkıkçı muadilleri olduğu gibi, bu sefer de kürtajcılar türeyecektir. Hal böyle olunca; masada kalan bayanların ve bu işi meslek edinenlerin önü alınamaz bir hale gelecektir.

Bu konudaki yasalar henüz belli değil. Yasak getirilirken hangi şartlar göz önüne alınacak veya hangi şartlarda kürtaja izin verilecek bilemiyoruz. Yasaklasanız bir türlü, yasaklamasanız bir türlü...

Hükümet; kendisine düşmanlığı yüzünden her şeyi protesto edenler ve müslüman veya komünist feministlere aldırış etmeden, bu yasayı çok dikkatli bir şekilde ele almalıdır.

Başarılı siyasetçiler; idealleriyle realiteyi birlikte mezcetmeyi bilmelidirler. Siz çocuğun da yaşama hakkını düşünebilirsiniz fakat her ne olursa olsun bunu yaptıracak insanların da olduğunu bilip, buna göre hareket etmelisiniz. Aksi takdirde arzu etmediğiniz sonuçlarla karşı karşıya kalabilirsiniz...

15 Nisan 2012 Pazar

Nereden çıktı bu kutlu doğum?

Her nisan ayı gelip çattığında iki kesim
arasından aynı itirazlar yükseliyor. İki kesim de birbirlerine zıt olmalarına rağmen nasıl oluyorsa bu konuda ittifak edebiliyorlar. O kesimlerden biri Kemalistler, diğeri de bir kısım Müslümanlar...

1989'dan beri Diyanet İşleri Başkanlığı her sene 14-20 nisan tarihleri arasında "Kutlu Doğum" programları düzenlemektedir. Bu ay gelip çattığında; yurt çapında konferans ve vaazlar verilir, hediyeler, güller, yemekler, tatlılar dağıtılır, ilahi konserleri verilir ve bu vesileyle Efendimiz (s.a.s) anlatılır, anılır, sâlât ve selamlar getirilir...

Ve bu dönemlerde bir kısım Müslümanlar ile Kemalistler ağız birliği yaparak, kutlu doğum diye bir şeyin olmadığı anlatmaya çalışırlar. İttifak ettikleri mesele aynı olsa da söylemlerinde farklılık vardır. Misal Kemalistler; "Eskiden kutlu doğum mu vardı? Bunlar sırf irticaya zemin hazırlamak için uydurulmuş hurafelerdir." der. Bir kısım Müslümanlar da "Peygamberimizin (s.a.s) doğumu Rebiülevvel'in 12. gecesinde Mevlid kandili olarak kutlanmıyor mu zaten? Nisan'da kutlu doğum nereden çıkıyor? Bid'at bunlar!" der.

İkisinin de itirazlarında son derece haksız olduğunu delilleriyle yazalım;

Kemalistler bu itirazlarını 27 Nisan'da eyleme döktüler. Bir gece ansızın hükümete muhtıra veren Yaşar Büyükanıt; "22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa'da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur. Devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır." ifadeleriyle tarihe geçmiş ve tarih olmuştur...

Kutlu Doğum haftasını milli bayramlara alternatif kutlamalar olarak gören Yaşar Büyükanıt, Peygamberimizin (s.a.s) doğum gününün milli bayram olduğunu bilmeyecek kadar cahil miydi?

24 Ekim 1339 (1923) tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi;

Leyle-i Vilâdet Hazret-i Risaletpenahiye müsadif olup Türkiye'de saltanat-ı şahsiyenin ilgasiyle hukuk-u saltanatın uhde-i millette istikrarını ve hâkimiyet-i milliyenin teessüsünü suret-i kat’iyyede tesbit eyliyen kararın Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edildiği 12 Rebiülevvel gecesi ile günü Hâkimiyet Bayramı addolunmuştur.” ifadeleriyle, Efendimiz'in (s.a.s) doğumunu bayram ilan etmiştir.

Kemalistleri, içinde Atalarının da imzası bulunan bu kanun maddesiyle baş başa bırakıp, bir kısım Müslümanlara geçiyorum.

Genel kabul olunan görüşe göre Peygamberimiz (s.a.s) Fil vak’asından 50-55 gün sonra, Rebiülevvel ayının 12’inci pazartesi gecesinde doğmuştur. Tabi bu kamerî aylara göre verilen tarihtir.

Mâliki mezhebinin büyük imamlarından Süheylî, Ravdü'l Ünf adlı eserinde Riyaziyecilerin (matematikçi) tespitlerini aktararak, Peygamberimizin (s.a.s) doğumunun şemsî aylardan nisan ayının 20’sine rastladığını yazmıştır.

Mısırlı âlim (gök bilimci, coğrafyacı, mühendis) Mahmut Felekî Paşa da bu tespiti doğrulamış ve delillendirmiştir.

Bütün bunlar olmasa bile; dine ters olmayan örf dine göre de makbulken, Peygamberimizi (s.a.s) anmanın neresi bid'at olabilir ki?

Efendimiz'e (s.a.s) daha çok sâlât ve selam getirilmesine vesile olmak bid'at mıdır?

Bana göre yapılan etkinlikler bile yeterli değil. Efendimiz'in (s.a.s) doğumu şehrayinlerle kutlanmalı. Her Ramazan ayında "nerede o eski Ramazanlar?" muhabbeti yapan bütün yaşlılar feshanelerden, şehrayinlerden bahsederler. O şenlikler o kadar yer etmiş ki aradan yıllar geçmesine rağmen unutulmamış. Kutlu Doğum programlarının da aynı şekilde renkli geçmesi nesillerin zihninde yer edecektir şüphesiz. Zira gerek Osmanlı, Fatimiler ve Eyyubiler döneminde de Efendimiz'in doğumu şenliklerle kutlanmıştır.

Bu tür günleri ganimet bilip O'nu (s.a.s) anlatmak, anmak, anlamak ve yâd etmek bizler için en büyük şeref olmalıdır...

8 Şubat 2012 Çarşamba

Liberal kıvırması

Yemek ismi gibi gelebilir. Hoş yemek olsaydı da pek tatsız tuzsuz bir şey olurdu ya neyse...

İslam hukukunda "şeriat zâhire bakar" kaidesi vardır. Lakin bu kaide, kişi hakkında verilen hükümlerde geçerlidir. Fakat şahs-ı manevi veya içtimai hayatın maslahatı söz konusu olduğunda, insanlar birbirlerinin davranışlarını hüsn-ü zanla karşılamalıdır. Zira "müslüman hüsn-ü zanna memurdur" kaidesi de vardır.

Türkiye'deki bazı liberaller ise kişi hakkında geçerli olan kaideyi, şahs-ı maneviler veya içtimai hayatın maslahatlarında kullanarak büyük yanlışlara düşebiliyorlar. Sonra bu yanlışlarının farkına vardıklarında da kıvırıyorlar.

Türkiye'deki liberallerin büyük bir kısmı; hükümeti Kürt sorunu konusunda çok sert eleştiriyor. Hükümetin olumlu şeyler de yaptığını, ama bütün bunların yetersiz olduğunu söyledikten sonra çok sert ve acımasız eleştiriler de getirebiliyor. Uzun zaman bu söylemler devam etti...

Derken Eylül 2011'de Mit-Pkk görüşmesinin ses kaydı internete düştü. Ses kaydında Mit'in (dolayısıyla hükümetin) terör örgütüyle uzlaşma çabaları, çözüm adına müsamaha ile yaklaştıkları, hatta liberallerin en çok hoşuna giden; Öcalan'a "sayın" diye hitap edildiğine şahit olduk. Ses kaydından önce hükümeti Kürt sorunu konusunda çok sert eleştiren bir takım liberaller bir anda kıvırmaya başladılar;

Bravo Akp'ye! İşte Erdoğan'ı şimdi destekleriz! Helal olsun Hakan Fidan'a! Hepimiz Hakan Fidan'ız! vs...

Tabi her gün yeni bir gündem maddesiyle karşı karşıya kalan ülkemizde, bu görüşme de unutulup gitti. Sonra liberaller yeniden özüne dönerek, Kürt sorunu konusunda eski sert eleştirilerine devam ettiler. Fakat bu eleştiriler nedense hep hükümete yönelik oluyordu. Kck ve Pkk'nın yaptıkları nedense pek dillendirilmiyordu.

Sonra Öcalan'ın avukatlarıyla görüştürülmeme kararı alındı. Liberaller dozu daha da yükselterek, Öcalan tecrit ediliyormuş havasına girdiler.

Geçen aylarda Abdullah Öcalan'ın kardeşi Osman Öcalan İmralı'ya ziyaret için gittiğinde, Abdullah Öcalan ile görüşemediği, Abdullah Öcalan'ın kardeşine "Süreç çok hassas. Görüşe şu aşamada çıkmamız uygun değil" dediği medyada düşünce, liberaller yeniden kıvırmaya başladı;

Bravo Akp'ye! Demek ki Mit görevini yapıyor! Helal olsun Hakan Fidan'a! Hepimiz Hakan Fidan'ız! vs...

Bu da unutulduktan sonra liberaller eski sert üsluplarına döndüler.

Dün de Oslo'da Pkk ile görüşen Mit mensupları ifadeye çağrıldı. Ve bugün de iki Emniyet personeli görevlerinden alındı. Liberallerin bu sefer söylemde bir değişikliğe gitmediler. Hakan Fidan'ı eski kıvırmalarında olduğu gibi bu sefer de sahiplendiler. Fakat sahiplenirken bir yandan da onu yem ettiği için hükümete kızdılar.

Liberallerin bir sonraki tutumu ne olacak kestirmek güç...

Zekeriya Öz görevden alındığında "Ergenekon savcıları engelleniyor! Akp'nin amacı ne? Ergenekoncular serbest kalacak!" gibi komplo teorileri uyduruyorlardı. Hiç de dedikleri gibi olmadı...

Bugünkü Emniyet olayı üzerinden de aynı komplo teorilerini kurdular fakat gün gelecek bu da boş çıkacaktır.

İnsan gayba iman eder fakat gayba vakıf değildir. Kapalı kapılar ardında olanları bilemeyiz fakat bu, bizim kapalı kapı ardındaki insanlar hakkında su-i zanna düşmemize sebep olmamalı.

Yani sırf bunların dilinden kurtulmak için hükümet attığı her adımı bunlara haber verecek ki, bu abiler-ablalar ters şeyler yazmasın. Bu da biraz şeffaf devlet demektir ki; bunların şeffaflık anlayışında istihbarat gibi hafî kurumlara da yer yok.

Aslında liberallerin yapacağı şey gayet basit; cemiyet-i sırriye karşısında Akp'ye daha fazla güvenmek ve birazcık da hüsn-ü zan beslemek...

22 Aralık 2011 Perşembe

Bir 28 Şubat klasiği; Menemen

Menemen olayı daha önce vuku bulmuş olsa da, zulmün şahs-ı manevisi zaman mefhumunu aştığından tarihlerin pek de bir önemi kalmıyor.

Bu hadise okullarda yıllarca, (her olayda olduğu gibi) tek taraflı anlatıldı; Şeriatçılar ayaklandı, amaçları laik cumhuriyeti yıkmaktı, bir askerin kafasını kesip yeşil sancağın ucuna takarak sokaklarda dolaştılar... vs.

Peki gerçekten böyle miydi yoksa 28 Şubat parodilerinde olduğu gibi bir tezgahla mı karşı karşıyaydık?

Menemen hadisesi, muvazaalı bir parti olan Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapanmasından tam 1 ay 6 gün sonra meydana geliyor.

Ekim 1930 belediye seçimleri öncesinde düzenlenen mitinglerde Mustafa Kemal ve rejim aleyhine sloganlar atıldığı, özellikle İzmir mitinginde büyük olayların patlak verdiği kayıtlarda vardır. Seçimler gelip çattığında SCF'nin kazandığı 14 beldeden bir tanesinin de Menemen olduğu bilinmektedir.

Bazı tarihçiler Menemen olayıyla, bu seçim sonucunun bir bağlantısının olduğunu söylemektedirler. Eylül ayındaki Menemen mitinginde halk Ali Fethi Bey'e büyük tezahüratta bulunmuş ve yer yerinden oynamıştı. Çok sayıda muhalifin bulunduğu Menemen'de bir kumpas meydana getirilmek isteniyordu. Ve istenildiği gibi de oldu...

22 Şubat 1986'de "Atatürk'te İnsan Sevgisi" konulu konferansta konuşan Kenan Evren şunları söylüyor;

"Menemen'deki o hadise vuku bulunca Mustafa Kemal "Derhal orayı topa tutun, top yok mudur orada?" emrini vermiştir. Ve mahkeme sonunda da 33 kişinin idamını hiç acımadan tasvip etmiştir. Neden? Çünkü devlete karşı işlenmiş suçtur. Eğer Atatürk, şahsına karşı işlenmiş bir suç olsaydı, muhakkak ki onları affederdi."

Acaba Kenan paşanın, Atatürk'ün şahsına yapılan İzmir suikasti sonrasında idam edilenlerden haberi yok muydu?

Mustafa Kemal'e muhalifliğiyle bilinen Dr. Rıza Nur, 29 Aralık 1930 tarihli Fransız Matin gazetesinde Menemen hadisesiyle alakalı şunları aktarıyor. Bu görüşlerini daha sonra "Hayat ve Hatıratım" kitabında da neşrediyor.

"Dediğimiz oluyor. Mustafa Kemal'in milletin kendi aleyhinde olduğunu görünce yeniden bir terör yapacağına hükmetmiştik. Demek başlıyor. Zannımca bu isyan ehemmiyetsiz bir şey olacak. Belki hükümet tarafından teşvik edilmiştir. Çünkü teröre vesile yapılacaktır. Hatta Serbest Fırka erkanının da bununla müşterek olduğunu söylüyorlarmış. İşte ne kadar katliam edilecek menfaatlerine muzır görülen adam varsa, bu vesile-i cemile ile temizlenecektir."

Mustafa Kemal'in genel sekreterliğini yapan Hasan Rıza Soyak ise "Atatürk'ten Hatıralar" kitabında olayı, tıpkı Danıştay saldırısı sonrası kameraların önünde haykıran Tansel Çölaşan gibi en ince detayına kadar anlatıyor. Fakat olay gerçekleştiğinde Hasan Rıza Soyak'ın Menemen değil de Edirne'de olduğu da bilinmektedir.

"Son Devrin Din Mazlumları" kitabında Menemen hadisesinin iç yüzüne de yazan Üstad Necip Fazıl Kısakürek, olayın nasıl bir tezgah olduğunu şahitlerin ağzından anlatıyor;

"Sebep, tek olarak din güdücülerinin imhası ve halkın yıldırılması...
Bu esasi sebep etrafında iki tane de yardımcı sebep var. Birincisi; Serbest Fırka zamanında Menemen 7'sinden 70'ine kadar o tarafa geçmiş ve aynı günlerde kendisini ziyarete gelen Halk Partisi kodamanlarına "yuh" çekmiştir. Hükümetçe karar: "Menemen'e en tesirli bir gözdağı vermek lazımdır."

Necip Fazıl devamında, meclis mebusu olan Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in şahit olduğu şu olayı anlatıyor;

"O tarihlerde, içlerinde Mahmut Esat Bozkurt, Vasıf Çınar ve Şükrü Kaya'nın da bulunduğu bazı Halk Partisi büyükleri Bursa'da Adapalas otelinde zevk ve safaya batmış, günü birlik hayattan kâm almak için cümbüş içinde yuvarlanırken bir hadise oluyor. Otellerinin önünde duran taksi ve otobüslerden, bereli, kasketli, sakallı dini üslup belirtici kılıklarla bazı insanlar iniyor. Manzarayı yorumlayamayan kodamanlar hayretle birbirlerine soruyorlar; "Kimdir bu müslüman kılıklı adamlar? Yoksa bizden bir istekleri mi var?" Aralarından biri cevap veriyor; "Yok efendim, bizimle alakaları yok. Karşı otele İstanbul'dan bir Nakşi şeyhi gelmiş. Erbil'li Şeyh Es'ad Efendi, onu ziyarete geliyorlar." Ve o akşam bu kodamanların halkalandığı masada şu karar alınıyor:


Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökülmesi gereken zaman gelmiştir. Bizzat mahkum kabul ettiğimiz Menemen'de bir hadise çıkartılacak, hadiseye rejime karşı bir kıyam süsü verilecek ve ondan sonra sürek avı halinde din elebaşıları devşirilip birer birer ezilecektir."

Aynen karar verildiği gibi olmuştu ve karşı otelde kalan Erbil'li Şeyh Es'ad Efendi'nin adı olaya karıştırılmıştı. Fakat Şeyh Efendi 90 yaşında olduğu için idam edilmemiş ve fakat duruşmalar esnasında vefat etmiştir.

Hemen hemen bütün kaynaklarda, olayın esas oğlanı olarak Mehdilik ilan eden Mehmed Giritli'nin adı geçiyor. Görüldüğü üzere, tarihin bir çok devrinde ve günümüzde olduğu gibi Mehdilik iddiasında bulunan bir deli daha karşımıza çıkıyor. Aslen Manisa Arpalan'lı olan bu adam, semt halkı tarafından nefret edilen bir esrarkeştir. Modern Hassan Sabbah olan bu manyak etrafına topladığı gençleri esrar içererek kendisine bağlıyor.

Necip Fazıl'ın anlattığına göre olayı planlayanlar Manisa ve köylerine gidip mahut kadroyu tespit ediyor. Mehmet Giritli ve adamlarının durumu büs bütün işlerini kolaylaştırıyor. Hele helen din mevzusunda abuk sabuk görüşleri olan ve Mehdilik hevesinde olan Mehmet'i bulunmaz kıymette kabul ediyorlar.

Çakma Mehdi Mehmet etrafına topladığı gençlerle Manisa'dan Paşaköy'e gidiyor. Oradan da Bozalar köyüne, ekip içindeki Sütçü Mehmed'in kardeşinin evine misafir oluyorlar. Evde iki baba ve iki oğul olmak üzere üç kişi var. Oğullardan büyüğü askerlikten yeni dönmüş. Misafirlerin hareketlerinden şüphelense de babasının emriyle onları sabah erkenden arabayla Menemen'e götürüyor. Ekip, kasabaya girmeden bazı işlerinin olduğunu söyleyerek arabadan iniyor. Yürüyerek ve yolda sık sık esrar molası vererek ilerliyorlar. Giritli Mehmet şunları söylüyor; "Artık Mehdiliğimi ilan edebilirim. Günü geldi." Ardından camiye girip senaryoyu aynen gerçekleştiriyorlar...

Bu elîm hadiseden sonra, farklı şehirlerden getirilen bir çok insan idam ediliyor. Bu insanların kim oldukları ve nerelerden getirildiklerinin belgeleri Tsk'nın sitesinde mevcut. İşte o belgelerden bir kaç tanesi;













Şehit edilen Kubilay'ın çavuşu olan Mahmut Özkan, 24 Aralık 1989'da Zaman gazetesine verdiği röportajda, olayın din boyutlu olup olmadığı sorusuna şu cevabı veriyor;

"Esrarkeşlerine din ile ne alakası var? Hınzır oğlu hınzırlar. Müslümanlar yaptı diyenler yalan söylüyor. Son olarak söyleyeceğim Menemen halkının suçu olmadığıdır. Bir de Kubilay'ın mermiyle öldürülmesidir."

Olay sonra havalide ne kadar hoca varsa hepsinin toplatıldığını da 25 Aralık 1988'de Zaman gazetesine röportaj veren Mustafa Kemal'in postası Hamiz Özdemir aktarıyor;

"Menemen hadisesi Atatürk'ü çok kızdırmıştı. Ne kadar hoca varsa hepsini topladılar. Bismillah diyeni topladılar..."

Mete Tunçay da "Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek- Parti Yönetiminin Kurulması 1923- 1931" kitabında Mustafa Kemal'in tavrını ve tavrın yanlışlığını şu şekilde anlatmaktadır;

"Olay yerinde şiddetle bastırılmakta kalmamış, uzaktan yakından ilgisi görülmeyenler hakkında da hemen kovuşturmaya geçilmiştir. Bu arada Gazi'nin Mareşal'e mektubunun yayımlandığı günkü gazeteler, içlerinde 90 yaşında olan Nakşibendi Kutbü'laktabı Esat Efendi'nin de bulunduğu 8 kişinin nezaret altına alındığını yazmaktadır. Oysa Nakşibendilik gibi ciddi bir tarikatın, cahil bir kimsenin Mehdi iddasını benimsemeyeceği açık olmak gerekir."

Bu olayın da Çerkez Ethem'e bağlanması hususunda Mete Tunçay "Bu kuşkuludur. O sıralar Türkiye'de devlete karşı her hareketi Ethem'e bağlamak adetti." diyor.

Hadiseden sonra Menemen'de sıkıyönetim ilan edildi ve infazlar oldu. Sindirilmiş ve korkutulmuş halk da 6 Şubat 1931'de tekrarlanan seçimde oyunu Cumhuriyet Halk Fırkasına vermişti. Zaten ne de olsa artık SCF diye bir parti yoktu...

Ahirzaman fitnesinin şahs-ı manevisi başarıyla bir oyun daha oynayarak emellerine ulaşmıştı.

Fakat unuttukları bir şey var; Oyun henüz bitmedi...

21 Aralık 2011 Çarşamba

İhvân-ı Müslimîn ve Nur hareketi

Birgün gazetesinin dünkü (20 Aralık 2011) manşeti aynen böyleydi. Birgün gazetesinin genç muhabiri Barış İnce, “Müslüman Kardeşler'den yeni Osmanlılar'a İslamcılık" kitabının yazarı Selin Çağlayan ile Müslüman Kardeşler üzerine bir röportaj yapmış. Röportajın bir bölümünde "Gülen hareketi ile Kardeşler örgütü arasında benzerlik var mıdır?" sorusu üzerine yazar benzerliklerin olabileceğini fakat siyasi anlamda farklılıkların da olduğunu belirtiyor.

Fakat fena halde cemaat takıntısı olan Birgün gazetesi röportajın sadece bu kısmını tırtıklayıp manşete çekiyor.

İhvân-ı Müslimîn ile Risale-i Nur hareketi arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklılıklar her iki tarafın liderleri arasında bile açıkça görünüyor.

Aynı zamanda bir Risale-i Nur talebesi olan İsa Abdülkadir İhvân ile Risale-i Nur hareketinin arasındaki altı farkı muhabiri olduğu Bağdat'ın ed-Difa gazetesindeki köşesinde yazıyor. O yazı Bediüzzaman'ın önerisiyle Emirdağ Lahikası'na da ekleniyor.

İşte İsa Abdülkadir'in tespitleri;

Bağdat'ta çıkan ed-Difa gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:

Türkiye'deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye'deki Nur talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?

Ben de cevap veriyorum ki:

Nur talebelerinin ve İhvan-ı Müslimîn Cemiyetinin gerçi maksatları, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyeye hizmet ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş altı cihetle farkları var:


Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil.

İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.


İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.

Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket büyük bir dershane hükmünde oluyor.

İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.


Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.

Amma İhvan-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.


Dördüncü fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu' edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.

Amma İhvan-ı Müslimîn ise, vaziyetleri itibarıyla siyasete temas etmeye ve cemiyet teşkiline ve şubeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır'da, Suriye'de, Lübnan'da, Filistin'de, Ürdün'de, Sudan'da, Mağrib'de ve Bağdat'ta çok şubeler açmışlar.


Beşinci fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur'ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcular da var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur'ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka birşeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksat bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. "Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız. Onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar" diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.

Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.


Altıncı fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü'l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur'âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar.

Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bir nûr doğuyor Afrika'dan

Bundan 2 yıl 2 ay önce Güney Afrika'nın Johannesburg şehrinde temelleri atıldı Nizâmiye Külliyesinin. Ömrünü câmi ve imam-hatip lisesi yapmaya adamış Ali Kervancı ağabey hizmette sınır tanımayan eli öpülesi bir hizmet eridir.

Nizâmiye Külliyesi, Edirne Selimiye Camiinin 2/3 oranına göre tasarlanmış. 850 kişilik kapasitesi, bir İmam-Hatip lisesi, 250 kişi kapasiteli öğrenci yurdu, ortalama 150 kişi kapasiteli Kur’ân-Hafızlık Kursu ve yurdu, en az 10 üniteden oluşan bir klinik (Dâru’ş-Şifa), bir alışveriş merkezi ve mezarlıktan müteşekkil olan bu muazzam külliye çok yakında "hizmet"e açılacak.


8 Aralık 2011 Perşembe

Muhteşem sansür

Fethullah Gülen Hocaefendi 5 Aralık 2011 tarihli Bamteli sohbetinde ulemâ geleneği ve kanaat önderlerini anlatırken Kanuni Sultan Süleyman'dan ve onun hocalarından bahsediyor. Tam bu sırada bir tarihçiden öğrendiği bir bilgiyi aktarıyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın cephede vefat ettiği, 46 senelik hükümranlığında sadece 1.5 sene sarayda (İstanbul) kaldığını söylüyor. Ve Muhteşem Yüzyıl dizisine ve diziyi çekenlere tepki gösteriyor.

Ben de sohbetin bu kısmını keserek, 6 Aralık 2011 Salı gecesi Youtube'a yükledim. Ve o güne kadar medyaya düşmemişti bu konu, fazla kimsenin de dikkatini çekmemişti. Ertesi gün baktığımda 302 kişinin izlediğini ve 51 yorum yapıldığını gördüm. Normalde eklediğim videolara yorum yazılmasına izin vermem. Zira Youtube yorumları vasıtasıyla ülke kurtaran, tartışan heyecanlı gençlerin varlığını gayet iyi biliyorum. Bir keresinde Çiçek Abbas videosunun altında "Ankaracücü gömer ulaaan!" yazdığını görmüştüm. Efsanedir Youtube yorumları. Her neyse...

Bu sabah (8 Aralık 2011 Perşembe)) Youtube'a girip videoyu bir arkadaşıma izletmek istediğimde videoya ulaşamadım. Giriş yaptığımda videonun bir gerekçeyle silindiğini gördüm. Silinmeden önce de 6157 kişinin izlediğini gördüm. "Biz ekliyoruz Youtube siliyor!" başlıklı gereksiz videolarla o kadar dalga geçtim ki, sonunda başıma geldi.

İşte Youtube'un gerekçesi;











Kısaca diyor ki; Telif haklarını ihlal ettiğiniz gerekçesiyle videonuz silinmiştir. Bir daha yüklerseniz hukuki sonuçlarına katlanırsınız.

O kadar demokratik bir site ki size reddetme, kabul etmeme gibi bir seçenek de sunmuyor. I acknowledge! Kabul edeceksin başka çaresi yok!

Bu dizi daha yayınlanmadan gündeme bomba gibi düşmüştü. Kanuni Sultan Süleyman'ın şehvetperest, hodfuruş, hodbin bir adam olduğunu, sarayda kadınlarla gününü gün ettiğini, saray ahalisinin de Dallas eşrafı gibi entrika, yalan, düzenbazlıklarla sarayı birbirine kattığını konu ettiğinden baya tepki çekmişti. Binlerce insan Rtük'e şikayet edip yayınlanmamasını talep etti. Ama nafile...

Tam da o günlerde; "Cemaat devreye girer bu diziyi de yayından kaldırtır!" türünden komplo teorileri dönüyordu. Videodan sonra daha da artacaktır...

Fakat benim merak ettiğim bir şey var;

Her hafta yayınlanan ve yayınlandıktan hemen sonra "hayranları" tarafından bölümleri Youtube'a eklenen bu dizinin, nasıl bir telif hakkı var ki buna göz yumup, benim yüklediğim videoyu kaldırtıyor?

Nasıldı o?

Dokunan yanar devletlüm dokunan yanar...

24 Kasım 2011 Perşembe

Zulmü alkışlarım!

Zulmü alkışlarım, zâlime taparım,
Makâmın selâmeti için geçmişimi göklere çıkartırım,
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hatta öperim!
Öpemem ki!
Hiç olmazsa hayırla yâd ederim.
Birkaç bin hemşehrimin ardından yas tutamam!
Hele “çık özür dile” dediler diye ölsem yapamam!
Doğduğumdan beri aşığım Kemalizme!
Bana hiç yanlış yapmış değil Ce-ha-pe!
Kıvırıyorsam, kim dedi çarkçıyım?
Disipline sevk eder, anında kovarım!
Doğruyu söyleyeni görmezden gelirim!
Cevap veremez de azar işitirim, laf yerim!
“Adam aldırma da geç git” diyemem aldırırım.
Lafın altında kalmam, hiç değilse demagoji yaparım!
Yırtarım, yırtarım belgeleri savurur atarım!
Zâlimin dostuyum, amma severim mazlumu,
Stockholm'un şu sizin lehçede manası bu mu?

23 Kasım 2011 Çarşamba

Diplomalı eşekler

Cahil insanlar, "okumayı" sihirli bir değnek sanırlar. Okumakla iş bitecektir. Çocuklarını okutacaklar, onlar da büyüyünce, yaşlı ana babalarına "bakacaklardır"... Çocuk, bir tür yaşlılık sigortasıdır.

Bu insanlar, okumak deyince elbette "ders çalışmayı ve sınıf geçmeyi" anlarlar. Ders dışı her türlü okuma zararlıdır, gözleri bozar, kafa karıştırır. Çocuğun harçlığını kitaba değil "boğazına" harcaması istenir.
"Meslek" deyince de akıllarına üç şey gelir: Doktorluk, avukatlık, mühendislik.

Haa, bir de "atom mühendisliği" vardır ki, cahil halk arasında "en makbul, en ileri meslek" olarak kabul edilir. Ne var ki, böyle bir mühendislik dalı yoktur. Ana baba herhalde bundan "nükleer bomba imal eden teknik elemanı" anlamamaktadır, daha çok "uzay" falan gibi çağrışımlar içerir bu saçmalık.

Eh, aile içi hiçbir eğitim de verilmediğinden, bunların okuttuğu çocuk da genellikle diplomalı eşek çıkar. Bunlar, iş bulur çalışırlarsa çalışan eşek, bulamazlarsa işsiz eşek olurlar.
Bunların üniversite hayatlarına küçük bir örnek: Geçenlerde, Dr. Cengiz Aktar, Devlet Bakanı Egemen Bağış'ı bir konuşma yapması için Bahçeşehir Üniversitesi'ne konuk etmiş...
Bağış, Avrupa Birliği'ni ve ilişkilerimizi anlatacak. Konuyla ilgili devlet bakanı.
Ayağına gelmiş, daha ne istiyorsun? Ankara'da peşine düşsen günlerce dolanırsın da işlerinin yoğunluğundan randevu alıp görüşemezsin...
Yuh çekmişler. Konuşturmamışlar.
Adam sanki Bulgar hükümetinin Türkiye'den tazminat isteyen zıpçıktı bakanı...
Çünkü piçkuruları "Avrupa Birliği'nin ne olduğunu biliyorlarmış"...
Biliyorsan dinlemezsin, mecbur musun? Git kantinde kızlarla kakara kikiri yap, sinemaya git, çay iç, ne halt edersen et...
Ya da bakan konuşsun, ondan daha iyi biliyorsan meseleyi, kalk soru sor, eleştir, görüşlerini çürüt, adamı müşkül duruma düşür, onu silkele, perişan et!
Ama konuşturmayınca "eylem koymuş" oluyorlar akıllarınca.
"Avrupa Birliği savaş demekmiş"... Bildikleri bu.
Bakanı konuşturmayınca da "memlekete sahip çıkmış" oluyorlarmış.

Öğrenme arzusu yok, tartışma görgüsü yok, dinleme terbiyesi yok, önyargı var, bağnazlık var, beton kafalılık var. Ne bildikleri de ortada. Bunlar üniversiteyi bitirecekler, anaları babaları da "oğlumuz okudu da adam oldu" diye sevinecekler. (Küçük bir örnek daha vereyim: Dr. Ali Bayramoğlu çocuğun sınav kâğıdını göstermişti de ikna olmuştum, gözümle görmeseydim asla inanmazdım... Bayramoğlu'nun yazılıda sorduğu şu: "İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin dış politikasını özetleyiniz"... Son sınıf sınavı bu, bizim okulda ancak üçüncü sınıf bilgisiydi... Öğrencinin yanıtı tek cümle: "İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye, Atatürk'ün önderliğinde zaferden zafere koşmuştur!"... Bu hayvan birkaç ay sonra okulunu bitirdi, ortalıkta diplomalı siyasal bilimci diye dolaşıyor, belki "hariciyeye" bile girmiştir...)

Bunların yüzünden artık hiçbir gazeteci hiçbir üniversitenin kapısının önünden geçmez oldu. Çünkü konuşturmamakla yetinmiyorlar, bir de saldırıyorlar.
Az daha uyanıkları da, konuşmacıyı "provoke" edip küfür ettiriyor, sonra da tazminat davası açıyor, harçlığını çıkarıyor!...
Sakın ha sakın, hiçbir üniversiteden hiçbir hoca bana bu gibi bir taleple gelmesin.
Nasıl olsa öğrencileri anlatacağım şeyleri benden daha iyi bilmiyorlar mı canım?

Engin Ardıç

19 Kasım 2011 Cumartesi

Adnan Oktar sen ne ayaksın?

Ergenekon'un bu topraklar üzerindeki çalışma alanlarından bir tanesi de "din" konusu.
Cumhuriyetin ilanından itibaren bu konuda pek çok çalışma yaptılar. Kendi din adamlarını yetiştirip Diyanet İşleri Başkanlığına ve İlahiyat fakültelerine yerleştirdiler. Düşman oldukları cemaatlere ve tarikatlere alternatif olsun diye sahte cemaat ve tarikatler kurup, başına sahte şeyhler atadılar.

Bu çalışmaların meyvesini de 28 Şubat'ta almak istediler. "Din adamı lazımsa devlet yetiştirir, dini kitap lazımsa devlet zaten basar" gibi basit bir zihniyeti halka empoze etmek için Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi modernist ve oryantalist bir kısım insanları televizyonlara çıkararak, lisan-ı hal ile "Her sakallıyı hoca sanmayın! Hoca istiyorsanız buyurun bu değerli hocaları dinleyin!" dediler.

İşin hoca kısmı hallolmuştu. Sırada, her sakallıyı hoca sanmamamız için bir çalışma gerekiyordu. Bunun için de Müslüm Gündüz, Ali Kalkavan ve niceleri piyasa sürüldü.

Kişileri de halleden Ergenekon için sırada cemaat ve tarikatler vardı. Çoğul eki kullandım fakat hedeflerinde sadece Fethullah Gülen ve Nur cemaati vardı. İnsanların bu cemaatlere meyletmemesi için de İskender Evrenesoğlu ve Ömer Öngüt cemaatlerini oluşturdular. (Bkz. İrticayla mücadele eylem planı) Bu cemaatler de tutmayınca has cemaatlere musallat oldular. İsmailağa'da şehit edilen iki hoca ve Cübbeli Ahmet Hoca'nın kaset haberleri bu tezi doğruluyor...

Bugünlerde yeniden ortaya çıkan Adnan Oktar bu iki zümreden hangisi? Ya da üçüncü bir ihtimal var mı?

Bana göre Adnan Oktar, tıpkı Zekeriya Beyaz gibi bir şahıs ama aynı zamanda Ömer Öngüt gibi bir cemaat.

Cemaati kuzu ve kedilerden oluştuğu için pek zararlı değil. Asıl tehlikeli olan kendisi...

Kadir Mısıroğlu bir programda Adnan Oktar için; "Ben merak ediyorum o ne zaman Mehdi olduğunu iddia edecek? Yanlışın da mevsimi mi olur?" demişti.

Yanlışın mevsimi olmadı ve Adnan Oktar Mehdi olduğunu iddia ederek bir kez daha ortaya çıktı. Etsin çok da önemli değil.

Kurduğu A9 tv sayesinde gerçek yüzü ortaya çıktı. Dindar insanları geçtim, dinle pek alakası olmayan seküler insanlar bile pek ciddiye almıyor. Kendilerini "Adnânî" olarak tanımlayan talebeleri de gerçekten kuzu gibi, sessiz sedasız öylece duruyorlar. Aman dursunlar...

Biz dönelim Adnan Oktar'a...

Adnan Oktar gerçekten çok akıllı bir politika izliyor. İnsanların sevdiği, değer verdiği kişilere, kurumlara, cemaatlere, tarikatlere ve partilere kesinlikle kötü söz söylemiyor, eleştirmiyor ve toz kondurmuyor. Çünkü bizim insanımızda öyle bir damar var ki, sevdiğimiz insana laf söyleyeni bir kalemde çizer atarız...

Adnan Oktar kurduğu televizyon kanalında mankenleri ve kızları karşısına oturtarak "Aç sineni ummanlar gibi olsun. Kucakla herkesi..." imajı vermek istiyor ama sine açmayı dekolte, kucaklamayı da gerçek manasıyla anlamış olacak ki işi biraz abartıyor...

Özellikle başını Altuğ Berker'in çektiği bir ekip, elinde kamerayla dolaşarak girebildikleri her yere girip Adnan Oktar'a yarayacak bilgi topluyorlar. Türkiye'nin çeşitli yerlerinde yapılan sohbetlere (nasıl oluyorsa) girmeyi başarıyor ve sohbet arasında sohbeti yapan kişiye Mehdi hakkında sorular sorup, aldıkları cevabı Adnan Oktar'a mal ederek yayına veriyorlar. Çantacı Necmi, Üstad Bediüzzaman'ın talebeleri Said Özdemir, Mehmed Kırkıncı, Abdülkadir Badıllı vb. insanlara gittiklerini ben bizzat gördüm. Hatta Allah selamet versin Mehmed Kırkıncı Hocefendi'ye gidip Mehdi'yi sorduklarında, Hocaefendi kulakları da ağır işittiğinden asıl gayelerini ve kim olduklarını anlamayarak ve gelenleri Fethullah Gülen Hocaefendi'nin talebeleri zannederek "Ben Hocaefendi'yi çok severim, çok desteklerim" demişti. Onlar da fırsat bu fırsat "Hocaefendi" sözünü Adnan Oktar'ı övmüş gibi lanse ettiler.

Londra'da belediye otobüslerinin üzerine Adnan Oktar ve kitaplarının reklamının verildiğini, talebelerinin Pentagon'da Amerikan askerlerine seminer verdiğini haberlerde okumuştuk.

Bu ve bunun gibi bir çok organizasyonları mevcut. Peki ya kaynak?

Cemaat ve tarikatlerin kaynakları esnaf ve işadamları tarafından oluşuyor ve artık bunu kimse gizlemiyor.
Peki Adnan Oktar'ın etrafında kedi ve kuzulardan, Oktar Babuna ve onun gibi zengin çocuklarından başka kim var? Hadi zenginlerin çocukları kaynak oluşturuyor diyelim. Bunların sayısı kaç? Hadi bin kişi olsunlar ya da daha fazla...

A9 tv, bunca reklam, kitap, yurtdışı faaliyetleri bunların finansmanını sağlamak için bunlar yeterli olabilir mi?

Bu yapı gerçekten çok iyi araştırılmalı. İnsanların her geçen gün dalga geçtiği, eğlendiği bir yapının üzerine bu denli ciddi düşülmesinin altında nasıl bir sebep olabilir kavramak zor.

Hangi güç o Hahamları, Papazları o stüdyoya getiriyor? Buna kim izin veriyor? Pentagon'a ve Amerikan askerlerine ulaşmayı kim sağlıyor?

Hangi güç Şeyh Nazım Kıbrısi'nin bu adamı övmesini sağlıyor?

Hangi güç o gençleri onun etrafına topluyor? Birleştiricinin din olmadığı çok açık. Peki ne? Beşinci Şua'da geçtiği gibi "insanları etkileyen teşhirci bir manyetizma" olmasın?

Adnan Oktar veya onun talebelerini bir tehlike olarak görmüyorum. Bazıları Adnan Oktar'ın İslam'a zarar verdiğini düşünüyorlar. İslam zarar verilmesi kolay bir din olsaydı nazil olduğu yıllarda zarar görürdü. İslamiyet güneş gibidir Adnan Oktar'la sönmez...

Ben asıl tehlikeyi Adnan Oktar'ın arkasında, onu yönlendirenlerde görüyorum.

Er geç bu da ortaya çıkacaktır. Ümitvâr olalım...

Stockholm değil Dersim sendromu

Yanda gördüğünüz resim; Kemalist rejimin ilk yandaş gazetelerinden olan "Son Posta" gazetesinin 17 Haziran 1937 tarihli manşeti... Görüldüğü üzere bu gazete, Kemalizmin icraatlarından olan Dersim katliamını gururla ilk sayfasına taşıyıp bunu sahipleniyor.

Dersim konusu, Chp Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün çıkışıyla yeniden gündeme geldi. Daha önce bu konuyu bir takım belge ve resimlerle yazmıştım. (Bkz. Dersim Katliamı)

Hüseyin Aygün'ün "Atatürk'ün Dersim harekâtından haberdar olmaması mümkün değil" sözleri Chp'de geçtiğimiz günlerde tartışma başlatmıştı.

Bir grup Chp milletvekili (ki içlerinde Alevi olan da var) Hüseyin Aygün'ü bu sözlerinden dolayı kınadı ve gereğinin yapılmasını istedi. Hüseyin Aygün disiplin kuruluna sevk edildi ve savunması istendi. Süreç devam ettiği için henüz bir sonuç çıkmadı.

Sonuç çıkmadı fakat büyük bir sorun ve tartışma çıktı. Chp genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Dersimli olduğu, göreve geldikten sonra parti yönetimi ve il kadrolarında Alevileri öne çıkardığı bilinmektedir.

Peki Dersimli Kılıçdaroğlu ve bir kısım Aleviler neden asıllarını inkar edercesine Dersim katliamını gizlemeye, gizleyemeseler de işin içinden Mustafa Kemal'i çıkarmaya çalışmaktadırlar?

Çayan Demirel hazırladığı "38" adlı belgeselde Dersim isyanını, belgeler ve tanıkların ağzından izleyiciye sunuyor.

İşin içinde Mustafa Kemal var mı yok mu buyurun o günü yaşayan insanların ağzından dinleyin. Ama dinleyemeyeceksiniz. Çünkü zalim rejim insanları o kadar korkutmuş ki aradan yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen insanlar hala başına bir iş gelmesinden korkuyor.

O korkuyu ve o dramı gözlerinizle görün...



Rivayet edilir; Bir Alevi dedesi İsmet İnönü'ye sormuş; "Biz bu ülkede %10 azınlığız. Durumumuz ne olacak?"
İnönü'nün cevabı gayet açık; "O zaman çocuklarınızı okutun %90'ı siz yönetin!"

Kemalist rejim gerçekten de Aleviler'e, gerek ordu içerisinde gerek kamuda ve bürokraside olsun büyük imkanlar ve makamlar vermiştir. Misal; yapısı değişmeden önce Hsyk'nın bütün başkanları Alevi idi...

Gözümüz yok elbette...

İşte tam da bu imkanları elde eden Aleviler, ne oldu da asıllarını inkar edip Kemalizm dinini şiar edindiler?

Sakın bunun nedeni makam-mansıp sevgisi, makamı kaybetme korkusu olmasın?

Bu, nedenlerden bir tanesi olsa da asıl neden olamaz.

Kemalistlerin, Dersim konusunda Atatürk'ü tenzih etmelerinin asıl sebebi; değişen ve gelişen dünya şartlarında Mustafa Kemal'in yaptıklarını demokrasi ve insan haklarıyla açıklayamamalarıdır.

Çıkıp adam gibi "Şeyh Sait, İskilipli Atıf Hoca ve Menemen'de niceleri... Nasıl rejime isyan ettiler ve öldürüldülerse Dersimliler de aynı gerekçeyle öldürüldü. O günün şartlarında gerekliydi" deseler, Mustafa Kemal'in diktatör olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklar. Bunu kabul edince de önünü alamayacaklar. İşte bunun farkında olan muannidler, işin başından set çekerek konunun üzerini örtmek istiyorlar.

Alevi olmayan Kemalistler'in bu çıkışını anlamak mümkün fakat Alevi olanların durumunu Dersim (Stockholm) sendromundan başka bir şeyle açıklayamıyorum.

Bugün haberlerde gördüm. Kemal Kılıçdaroğlu "Başbakan'la istediği televizyonda Dersim de dahil tarih tartışmaya hazırım" demiş. Çok merak ediyorum Kılıçdaroğlu neyine güvenerek böyle meydan okuyor.

Başbakanlık ve Genelkurmay arşivleri dahil bütün arşivler Erdoğan'ın elinde. Mustafa Kemal'in Dersim harekatının emrini verdiği ve harekatı yönettiği de ayan beyan ortadayken, neye dayanarak "hodri meydan" diyebiliyor Kılıçdaroğlu?

Erdoğan bu teklifi ciddiye almayınca ve davete icabet etmeyince kendisinin haklı çıkacağını mı zannediyor yoksa? Erdoğan'ın böyle komik bir işe girişmeyeceğini duyunca çıkıp "Bakın işte gördünüz! Korkusundan gelemiyor çünkü doğruların bizde olduğunu o da biliyor" mu diyecek? Bir insan bu kadar mı çocuklaşır?

İlerleyen günlerde ne olacak bilmiyorum ama Kemal Kılıçdaroğlu'nun durumunu ve süreci Hüseyin Aygün belirleyecek. Ya sözünün arkasında durup Aleviler'i uyandıracak ya da makamını kaybetmemek için o da Kemalizme ve Kemalistlere boyun eğecek.

İzleyelim görelim...

26 Ekim 2011 Çarşamba

Tel'ine ve bedduaya âmin

Fethullah Gülen Hocaefendi son Bamteli sohbetinde "Terör ve Kürt sorunu" üzerine çok önemli tespitlerde bulundu. Sohbetin sonunda ise terör örgütüne beddua etti. Bazı gazeteciler -ki içlerinde terör örgütüne tahabbüb gösterenler de var- bu bedduadan hoşlanmadıklarını söylediler.

Takip edenler bilir ki Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetin misyonunu anlattığı sohbetlerinde "Biz beddua etmemeliyiz. Tel'ine ve bedduaya da âmin dememeliyiz" der. Bu tavsiyeyi yapan Hocaefendi'nin beddua ettiği de çok nadirdir.

Efendimiz de (sav) beddua edilmemesini tavsiye etmiştir. Taif'te taşlandıktan sonra onların helak olabileceği bir durumda iken bile beddua etmemiştir. Fakat harpte namaz vakti geçince müşriklere beddua etmiştir ve çok nadir de olsa beddua ettiği rivayetlerde vardır.

Efendimiz'in (sav) amcası Ebu Leheb sürekli "ellerin kurusun ya Muhammed!" diye beddua ederdi. Bunun üzerine Allah "Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu." ayetini indirmiştir.

Fakat burada ince bir husus var ki, Hocaefendi de beddua etmeden önce o hususun altını çiziyor;

"Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir."

Ve en sonunda belağati müthiş bir dua ediyor;

"Allahumme'hzimhum! ve zelzilhum! ve şeddid şemlehum! ve ferrik cem’ahum! ve mezzikhum kulle mumezzek! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! ve la tubelliğ humul emel! vensurna aleyhim...

(Allah'ım onları hezimete uğrat! Onları sars! Yaptıklarını en şiddetlisiyle onlara yap! Birliklerini boz! Aralarını aç! Onları parça parça böl, parçala! İçlerine şiddetli azabını sal! (3 kere) Onları hain emellerine ulaştırma! onlara karşı bize yardım et!)

Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid defa Allah'ın zalimleri sevmediği, gayet iyi bildiği ve zalimleri asla hidayete erdirmeyeceği söylenmektedir. Terör örgütünün zulmü ortadayken ve o ince çizgiyi belirttikten sonra beddua etmemek içten bile değil.

Hocaefendi 10 Aralık 2007 tarihli bamteli sohbetinde "Hac'da nasıl dua etmeliyiz?" sorusuna verdiği cevapta da Türkiye, Hindistan, Pakistan, Suriye, Mısır vb. ülkelerdeki tiranlara da, o ince çizgiyi çektikten sonra beddua etmektedir. Ve ardından halkların belini doğrultması için dua etmektedir. Sanki bir Arap Baharı için...

Bu beddualardan hoşlanmayan, tiranlara ve zalimlere tahabbüb gösterenlere de Bediüzzaman hazretlerinin ikazıyla cevap vermek isterim;

"Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. Buna dikkat ediniz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecâvüze sevk eder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifâde etmesinler..."

25 Ekim 2011 Salı

"Allah'ın sopası yok" Ltd. Şti.

Van depreminden sonra ortaya öyle bir topluluk çıktı ki, aslında binaların değil vicdanların yıkık olduğunu gösterdi. Evet vicdanları yıkık, yüreklerini kerpiç bağlamış, ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte... Selahattin Demirtaş'ın tanımı da gayet yerindeydi; Irkçılık mezunu, faşizmde doktora yapan naylon oyuncaklar...

Bu topluluk, daha dün 99 depremini 28 şubat zulmüne bağlayıp “7.4 yetmedi mi?” diyen insanları yobazlık, bağnazlık, gericilikle suçluyordu. Ama gün geçti devran döndü ve ettikleri hakarete kendileri uğradılar.

Peki her iki tarafın da söylediklerinde doğruluk payı olamaz mı?

Şûrâ suresi 30. ayette; “Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” buyurulmaktadır. Ayet gayet sarih. Ayeti biraz açtığımızda şunları söyleyebiliriz;

İnsanın başına gelen en büyüğünden en küçüğüne kadar her musibet, atom parçacıklarından güneş sistemlerine kadar her şeyi müştemilatıyla yaratan Allah'ın emri dahilinde cereyan eder. İnsan, başına gelen büyük-küçük her musibeti ikaz kabul etmelidir. Kimseyi suçlamaya gitmeden, herkes kendisine bakmalı, kendi muhasebesini yapmalı ve ikazı kendi üzerine almalıdır. İnsanın parmağına bir diken bile batsa boşuna değildir. Kaçırdığımız otobüs, kırdığımız bardak vb. her olay insana bir ikazdır. Anlayabilirsek tabi...

Cenâb-ı Allah Hakîm-i mutlak'tır. Yani her işinde sonsuz hikmetler vardır. Ve beyninin bir kısmını kullanan insan, bu hikmetleri kendi kapasitesi ve ilmiyle yorumlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kavimler, kendilerine gönderilen Peygamberler'i dinlemedikleri, küfürde ve günahta aşırıya gittikleri için deprem ve sâir afetlerle helâk olmuşlardır. Fakat siz tutar da bu ayetleri Müslüman bir toplum için kullanırsanız, farkında olmadan tekfir etmiş olursunuz.

Sadece bu ayetler değil, yazıma serlevha yaptığım Şûrâ suresi 30. ayeti bile bu niyetle kullanmanız yanlış olur.

Bediüzzaman hazretleri der ki; “Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam yaptığın nasihat, bazen onun damarına dokunur, aksülâmel yapar.

Yani siz başına bir musibet gelen bir insana gidip de “yaa işte böyle azarsan başına bu gelir” diyemezsiniz. Canı yanmış bir insana böyle denmez. Bırakın o kendi muhasebesini yapsın, siz de kendi muhasebenizi yapın.

Kaldı ki imanlı bir insanın başına gelen musibetlerin, günahların kirlerini yıkadığı, temizlediği ve deprem gibi musibetlerde ölen mü'minlerin de şehit olduğu hadis-i sahihle sabitken, nasıl olur da ilâhi adalet diyebiliriz?

Yorumlarımızda bile hayır yoksa bari “ya hayır konuş ya da sus” emrine uyalım...

Not: İbrahim Özdabak'ı anlattığım güruh içinde görmüyorum. İbrahim Özdabak'ın başka bir şey murât ettiğini biliyorum. Fakat halkın ekseriyeti o inceliği anlayamayacağı için, o karikatürün bile yanlış olduğunu düşünüyorum. Karikatürü sadece güncel olduğu için yazımda kullandım. Başka bir art niyetim yok.