mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2011 Cumartesi

Adnan Oktar sen ne ayaksın?

Ergenekon'un bu topraklar üzerindeki çalışma alanlarından bir tanesi de "din" konusu.
Cumhuriyetin ilanından itibaren bu konuda pek çok çalışma yaptılar. Kendi din adamlarını yetiştirip Diyanet İşleri Başkanlığına ve İlahiyat fakültelerine yerleştirdiler. Düşman oldukları cemaatlere ve tarikatlere alternatif olsun diye sahte cemaat ve tarikatler kurup, başına sahte şeyhler atadılar.

Bu çalışmaların meyvesini de 28 Şubat'ta almak istediler. "Din adamı lazımsa devlet yetiştirir, dini kitap lazımsa devlet zaten basar" gibi basit bir zihniyeti halka empoze etmek için Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz gibi modernist ve oryantalist bir kısım insanları televizyonlara çıkararak, lisan-ı hal ile "Her sakallıyı hoca sanmayın! Hoca istiyorsanız buyurun bu değerli hocaları dinleyin!" dediler.

İşin hoca kısmı hallolmuştu. Sırada, her sakallıyı hoca sanmamamız için bir çalışma gerekiyordu. Bunun için de Müslüm Gündüz, Ali Kalkavan ve niceleri piyasa sürüldü.

Kişileri de halleden Ergenekon için sırada cemaat ve tarikatler vardı. Çoğul eki kullandım fakat hedeflerinde sadece Fethullah Gülen ve Nur cemaati vardı. İnsanların bu cemaatlere meyletmemesi için de İskender Evrenesoğlu ve Ömer Öngüt cemaatlerini oluşturdular. (Bkz. İrticayla mücadele eylem planı) Bu cemaatler de tutmayınca has cemaatlere musallat oldular. İsmailağa'da şehit edilen iki hoca ve Cübbeli Ahmet Hoca'nın kaset haberleri bu tezi doğruluyor...

Bugünlerde yeniden ortaya çıkan Adnan Oktar bu iki zümreden hangisi? Ya da üçüncü bir ihtimal var mı?

Bana göre Adnan Oktar, tıpkı Zekeriya Beyaz gibi bir şahıs ama aynı zamanda Ömer Öngüt gibi bir cemaat.

Cemaati kuzu ve kedilerden oluştuğu için pek zararlı değil. Asıl tehlikeli olan kendisi...

Kadir Mısıroğlu bir programda Adnan Oktar için; "Ben merak ediyorum o ne zaman Mehdi olduğunu iddia edecek? Yanlışın da mevsimi mi olur?" demişti.

Yanlışın mevsimi olmadı ve Adnan Oktar Mehdi olduğunu iddia ederek bir kez daha ortaya çıktı. Etsin çok da önemli değil.

Kurduğu A9 tv sayesinde gerçek yüzü ortaya çıktı. Dindar insanları geçtim, dinle pek alakası olmayan seküler insanlar bile pek ciddiye almıyor. Kendilerini "Adnânî" olarak tanımlayan talebeleri de gerçekten kuzu gibi, sessiz sedasız öylece duruyorlar. Aman dursunlar...

Biz dönelim Adnan Oktar'a...

Adnan Oktar gerçekten çok akıllı bir politika izliyor. İnsanların sevdiği, değer verdiği kişilere, kurumlara, cemaatlere, tarikatlere ve partilere kesinlikle kötü söz söylemiyor, eleştirmiyor ve toz kondurmuyor. Çünkü bizim insanımızda öyle bir damar var ki, sevdiğimiz insana laf söyleyeni bir kalemde çizer atarız...

Adnan Oktar kurduğu televizyon kanalında mankenleri ve kızları karşısına oturtarak "Aç sineni ummanlar gibi olsun. Kucakla herkesi..." imajı vermek istiyor ama sine açmayı dekolte, kucaklamayı da gerçek manasıyla anlamış olacak ki işi biraz abartıyor...

Özellikle başını Altuğ Berker'in çektiği bir ekip, elinde kamerayla dolaşarak girebildikleri her yere girip Adnan Oktar'a yarayacak bilgi topluyorlar. Türkiye'nin çeşitli yerlerinde yapılan sohbetlere (nasıl oluyorsa) girmeyi başarıyor ve sohbet arasında sohbeti yapan kişiye Mehdi hakkında sorular sorup, aldıkları cevabı Adnan Oktar'a mal ederek yayına veriyorlar. Çantacı Necmi, Üstad Bediüzzaman'ın talebeleri Said Özdemir, Mehmed Kırkıncı, Abdülkadir Badıllı vb. insanlara gittiklerini ben bizzat gördüm. Hatta Allah selamet versin Mehmed Kırkıncı Hocefendi'ye gidip Mehdi'yi sorduklarında, Hocaefendi kulakları da ağır işittiğinden asıl gayelerini ve kim olduklarını anlamayarak ve gelenleri Fethullah Gülen Hocaefendi'nin talebeleri zannederek "Ben Hocaefendi'yi çok severim, çok desteklerim" demişti. Onlar da fırsat bu fırsat "Hocaefendi" sözünü Adnan Oktar'ı övmüş gibi lanse ettiler.

Londra'da belediye otobüslerinin üzerine Adnan Oktar ve kitaplarının reklamının verildiğini, talebelerinin Pentagon'da Amerikan askerlerine seminer verdiğini haberlerde okumuştuk.

Bu ve bunun gibi bir çok organizasyonları mevcut. Peki ya kaynak?

Cemaat ve tarikatlerin kaynakları esnaf ve işadamları tarafından oluşuyor ve artık bunu kimse gizlemiyor.
Peki Adnan Oktar'ın etrafında kedi ve kuzulardan, Oktar Babuna ve onun gibi zengin çocuklarından başka kim var? Hadi zenginlerin çocukları kaynak oluşturuyor diyelim. Bunların sayısı kaç? Hadi bin kişi olsunlar ya da daha fazla...

A9 tv, bunca reklam, kitap, yurtdışı faaliyetleri bunların finansmanını sağlamak için bunlar yeterli olabilir mi?

Bu yapı gerçekten çok iyi araştırılmalı. İnsanların her geçen gün dalga geçtiği, eğlendiği bir yapının üzerine bu denli ciddi düşülmesinin altında nasıl bir sebep olabilir kavramak zor.

Hangi güç o Hahamları, Papazları o stüdyoya getiriyor? Buna kim izin veriyor? Pentagon'a ve Amerikan askerlerine ulaşmayı kim sağlıyor?

Hangi güç Şeyh Nazım Kıbrısi'nin bu adamı övmesini sağlıyor?

Hangi güç o gençleri onun etrafına topluyor? Birleştiricinin din olmadığı çok açık. Peki ne? Beşinci Şua'da geçtiği gibi "insanları etkileyen teşhirci bir manyetizma" olmasın?

Adnan Oktar veya onun talebelerini bir tehlike olarak görmüyorum. Bazıları Adnan Oktar'ın İslam'a zarar verdiğini düşünüyorlar. İslam zarar verilmesi kolay bir din olsaydı nazil olduğu yıllarda zarar görürdü. İslamiyet güneş gibidir Adnan Oktar'la sönmez...

Ben asıl tehlikeyi Adnan Oktar'ın arkasında, onu yönlendirenlerde görüyorum.

Er geç bu da ortaya çıkacaktır. Ümitvâr olalım...

27 Eylül 2011 Salı

Bir senarist olarak Cübbeli Ahmet Hoca

Bir önceki yazımda Cübbeli Ahmet Hoca'nın (bana göre) yanlışlarını görüp yazmıştım. Şimdiye kadar menfi bir tepki almadım. Bu sefer hocanın ilmi yönüyle alakalı yazacağım. Aslında bu haddime değil biliyorum ama yazıyı okuyunca hak vereceksiniz.

Bir önceki yazımda Cübbeli Ahmet Hoca'nın ehl-i sünnete sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemiştim. Hoca ehl-i sünnete öylesine bağlı ki; hiçbir hadisi, “senet-ravi” kritiğine gerek görmeden hepsini sahih kabul ediyor. Öyle ki bir sohbetinde okuduğu bir hadisin kaynağını belirtirken; “Ben bu hadis-i şerifi Süleymaniye kütüphanesindeki bir kitapta gördüm” demişti. Yani Süleymaniye kütüphanesindeki kitapta öyle bir hadis var ki; bu hadisi Buhari, Müslim, Tırmızi, Nesai, İbn-i Mace, Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel gibi hadis üstadları bile görmemiş ama birisi görüp bir kitaba yazmış. Olamaz demiyorum elbette olabilir. Zira Osmanlı özellikle Hadim'ul Haremeyn (kutsal toprakların hizmetçisi) olduğu dönemde Mekke ve Medine'deki değerli eşyaları ve kitapları İstanbul'a getirmişti.

Benim demek istediğim şu; günümüzde öyle ilahiyatçılar var ki (ki bunlar Ahmet Hoca'nın reddiye yazdığı isimler); içerisinde Buhari ve Müslim hadislerinin de geçtiği Kütüb-ü Sitte'ye “Yalan efendim! Uydurma bunlar” diyorlar. Bunlara karşılık Cübbeli Ahmet Hoca da “Uydurma hadis, zayıf hadis diye bir şey yoktur, bütün hadisler sahihtir” diyor. Tamamıyla katılmasam da ben bu konuda yine de Cübbeli Ahmet Hoca'nın tarafındayım. Zira hadis-i şeriflere “yalan” deyip gaflete düşeceğime, Ahmet Hoca gibi hüsn-ü zan gösterip sahihtir derim.

Biliyorum ne maksatla bu başlığı attığımı merak ediyorsunuz. Gelelim asıl meseleye... Cübbeli Ahmet Hoca hemen hemen her sohbetinde ve vaazında ahirzaman meseleri hakkında bir şeyler anlatıyor. Bu konuda kitapları da var.

Hoca ahirzaman meselesinin en çok tartışılan konuları olan “Deccal, Mehdi, Mesih” konusunda bütün hadisleri bir bütün içinde ele alıyor. Risale-i Nur kültürü olmadığı için de hadisleri bir senarist gibi redakte edip ortaya bir senaryo taslağı koyuyor.

Misal Mesih'i anlatırken; “Şimdi gelmedi, gelmesine daha çok var. Gelince elinde kılıncıyla Şam'daki Emevi camisine inecek. Oradan Kudüs'e Mescid-i Aksa'ya gidecek. Giderken yolda her taş ve her ağaç “Benim arkamda Yahudi var gel onu öldür!” diyecek. Mesih onları öldürerek yoluna devam edecek. Mescid-i Aksa'ya gittiğinde orada Mehdi ve talebelerini görecek. Camiye girdiğinde cemaat ona yol açacak ve imamlık makamına doğru yürüyecek. Mehdi “Sen Peygambersin namazı sen kıldır” diyecek. Mesih de “Hayır sen kıldır” diyecek ve Mesih Mehdi'ye namazda tabi olacak. Sonra Mesih Kudüs'ten çıkıp Dikili taş'ın olduğu yere gidecek. Orada Deccal ile karşılaşacak. Deccal Mesih'ten çok uzun olacak. Mesih zıpladığında ancak onun bacağına gelecek ama buna rağmen Mesih Deccal'ı öldürecek.

Mehdi'yi anlatırken de sürekli Adnan Oktar ile kavga ediyor. “Mehdi daha gelmedi, gelecek. Gelince kendini belli edecek. O da Horasan-Şam dolaylarında zühur edecek. Siyah bayrağı olacak. O bayrağı görenler ona koşup talebesi olacak.

Deccal; “Bir adadan zühur edecek. Bir tane merkebi olacak. O merkebin bir kulağı cennet bir kulağı cehennem gibi olacak. Bir gözü kör olacak. Elinin biri delik olacak. Alnında “bu kafirdir!” yazacak.

Evet işte ele geçirdiğim senaryo! Hocanın anlattığı bu olay ahirzaman hadis-i şeriflerinin toplamından oluşan bir senaryo aslında yeni değil. Bir önceki yazımda dediğim gibi hoca çağı doğru okuyamadığından hadis-i şerifleri böyle basitçe yorumluyor. Çağı doğru okuyamamasının en büyük nedeni de çağımızın eseri olan Risale-i Nur Külliyatına vakıf olamamasındandır.

Risale-i Nur'u da geçtim. İmtihan sırrı, imtihan perdesi diye bir olay var. Şu anlattıklarının bugün olduğunu bir düşünsenize; Sosyal, yazılı ve görsel medyanın bu kadar geliştiği günümüzde (ilerde daha da gelişecek) Şam'daki Emevi camisinin minaresine elinde kılıncıyla Mesih iniyor. Anında bütün gazeteciler orada. Fotoğraflar, flaşlar vs. Mesih minareden inmeyedursun anında etrafını saracaklardır. “Sayın Mesih! Deccal'ı öldürecek misiniz? Efendim! Kudüs'e ziyaretinizin sebebi nedir?” gibi sorular...

Dalga geçmiyorum hemen tepki göstermeyin. Olayı akla mantığa yaklaştırmak istiyorum. Yani düşünün ki bütün dünyanın gündemi, aynı anda zühur eden Mesih, Mehdi ve Deccal. Gazetelerin manşeti bunlardan geçilmiyor. Ve yaşananlar 15 asır evvel Efendimiz (sav) tarafından söylendiği için de imtihan perdesi yırtılıyor.

Yani düşünün adanın birinden bir adam zühur ediyor ve bir eşekle dolaşıyor. Allah aşkına hangi asırdayız yahu? Şu asırda bile köy dışında eşeğe binen adama gülerler. Buna rağmen Cübbeli Ahmet Hoca diyor ki; Deccal'ın gelmesine nerden baksan yarım asırdan fazla var. Yani hocanın söylediğine göre Deccal, Jetgiller gibi bir devirde gelecek ve bir eşekle dolaşacak.

Alnında da “bu kafirdir!” yazacakmış. Hani bu Deccal Mehdi gibi müspet birisi olsa herkes Deccal olabilmek için alnına “bu kafirdir!” dövmesi yaptırır ama değil işte.

Ancak yaşadığı çağı doğru okuyamayan birisi ahirzaman hadislerini böyle anlatır. Anlatır demek de yanlış olur. Ezberlemiş, sıraya dizmiş okuyor. Halbuki ahirzamanda kıyamet alametleri olarak ifade edilen hadis-i şeriflerde anlatılan hususlar, teşbih ve temsillerle anlatılmıştır. Manay-ı sarihinden başka lazimi manaları murat edilmiştir. Cübbeli Ahmet Hoca bu hadisleri yorumlayamıyor ama inkar da etmiyor. Abdülaziz Bayındır gibi ilahiyatçılar ise de yorumlayamadıklarından uydurmadır diyorlar.

Bunu şimdiye kadar tek ve doğru yorumlayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi'dir. Üstad; Mehdi, Mesih ve Deccal'ın şahs-ı manevi olduklarını ifade etmiştir.

İşte Üstad'ın ahirzaman hadislerinden bir tanesini te'vil edişi ve Mesih&Deccal hakkındaki yorumu;

Sual: Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umûmîyetle îmana geldikten sonra nasıl umûmîyetle küfre giderler?


Elcevab: Hadîs-i sahihte rivayet edilen: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal’ı öldüreceğiniîmanı zaîf olanlar istib’ad ediyorlar. Onun hakîkatı îzah edilse, hiç istib’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:


O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri ma’na budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:


Birisi: Nifak perdesi altında, risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nurânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nurânî, o Süfyan’ın şahs-ı ma’nevîsi olan cereyan-ı münâfıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.


İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vâsıtasiyle intişar ederek kuvvet bulup ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabûl etmiyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nevi pâdişâhlık ve bir gûna hâkimiyet verir. Öyle de: Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarâne surî hükümetini bir nevi rubûbiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcad edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet da’va etmesi, ne derece ahmakcasına bir maskaralık olduğu ma’lûmdur.


İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i ma’nevîyesinden ibaret olan hakîki İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni Rahmet-i İlâhîyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dîni o hakîkata karşı tasaffi edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakâik-i İslâmiye ile birleşecek; ma’nen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir... Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs-ı ma’nevîsi tâbi’; ve İslâmiyet metbu’ makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.


Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsevîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak isti’dâdında iken, âlem-i semavâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır. Evet, her vakit semavâttan melâikeleri yere gönderen ve ba’zı vakitte insan sûretine vaz’eden (Hazret-i Cibrîl’in “Dıhye” sûretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hatta ölmüş evliyâların çoklarının ervahlarını cesed-i misâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ı, İsâ dinine âid en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakîkaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil..belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek.


Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakîki İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nûr-u îman ile O’nu tanır. Yoksa bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır. 


Suâl: Rivayetlerde gelmiş ki: “Deccal’ın bir yalancı Cennet’i var; kendine tâbi’ olanları ona atar. Hem yalancı bir Cehennemi var; tâbi’ olmayanları ona atar. Hatta o kendi merkebinin de bir kulağını Cennet gibi, bir kulağını da Cehennem gibi yapmış... Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır...” diye târifat var?


Elcevab: Deccal’ın şahs-ı sûrîsi insan gibidir. Mağrur, fir’avnlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan; sûrî, cebbârâne olan hâkimiyetine, ulûhiyet nâmını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı ma’nevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccal’a âid tavsifat-ı müdhişe ona işâret eder. Bir vakit Japonya’nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal’asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanı’nın bu sûrette tasviriyle, ordusunun şahs-ı ma’nevîsi gösterilmiş.


Amma Deccal’ın yalancı Cennet’i ise, medeniyetin cazibedar lehviyatı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vâsıtadır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tâbi’ olmayanları ba’zan ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yâni diğer başı Cennet gibi tefriş edilmiş, tâbi’ olanları oraya oturtur. Zâten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefâhet ve dünya için yalancı bir Cennet getirir. Biçâre ehl-i diyânet ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde Cehennem zebânisi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.


İşte İsevîliğin dîn-i hakîkisi zuhur ile ve İslâmiyete inkılâb etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nûrunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “Elhükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmıyacak, yâni ehemmiyetli bir cemâat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkiye sâhib olacak bir sûrette “Allah Allah” denilmeyecek demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlûb düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı ânında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i îmanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır. (On beşinci mektup – Dördüncü sual)

Cübbeli Ahmet Hoca bu konuda kendini geliştirmek istiyorsa Risale-i Nur'u bir program dahilinde okumalıdır. Yoksa "his yok, hareket yok, acı yok leş mi kesildin?" Ondan sonra bekle Deccal gelecek de, Mehdi gelecek de, Hz. Mesih inecek de bizi kurtaracak kıyamete kadar bekler durur...