Merhum ve mağfur Osman Yüksel Serdengeçti "Gülünç Hakîkâtler" kitabında, Atatürk'ün yakın korumasından dinlediği bir hatırayı (aynı hatırayı merhum Ahmet Kabaklı da "Temellerin Duruşması" kitabında paylaşmıştır) nakleder;
"Bir gün Atatürk, yakın "çevresi"yle yine o meşhur âlemlerinden birini yaşıyor, yaşatıyor. Salona büyük bir masa kurulmuş. Ata hem içiyor, hem konuşuyor. Bir aralık duruyor ve etrafındakilere;
- "Söyleyin bakalım, bu millet ben öldükten sonra hakkımda ne diyecek?" diye soruyor.
Hâzirûn sıra ile sorguya çekiliyor. Kimi müncî (kurtarıcı, Mehdi), kimi dâhî, kimi ilah, kimi peygamber, kimi bu milleti ve vatanı yoktan var eden insan diyor.
Atatürk gülüyor ve;
- Hayır hiçbiriniz bilemediniz. Bakın ne diyecekler ben size söyleyeyim; "Aslında Atatürk iyi bir insandı ama "çevresi"ni öyle pu.t, öyle peze..nk öyle dalkavuk adamlar sardı ki, memlekete daha çok hizmetler yapmasına mâni oldular." (Acaba masada jöleli birisi var mıydı?)
Atatürk'ün bu sözünden sonra masadakiler bir anda ayağa fırlayıp, kahkahalarla "Bravo Paşam çok doğru söylediniz." diye alkış patlatmışlar. Atatürk de zevke gelip öyle bir gülmüş ki, kadehini yere fırlatmış."
Bu klasik ve kalıplaşmış söz, son zamanlarda daha fazla sarf edilmeye başlandı. En çok da; "Başbakan iyi de çevresi kötü" ile "Fethullah Gülen iyi de çevresi kötü" kapışıyor.
Farz edelim ki Fethullah Gülen'in çevresi kötü; istediği emniyet ve yargı mensubunu istediği gibi kızağa çeken, istediği zaman görevden alan, istediği kişilerin kurtulabilmesi ve zarar görmemesi için bir gecede kanun değiştirip kanun çıkartan, istediği köşe yazarı ve gazetecinin işine son verilmesi için talimat yağdıran, istediği zaman istediği kadar insanı sokaklara dökebilecek bir güçle muhataplarını tehdit eden, %50'sini evinde zor tuttuğunu ifade eden, arkasında onlarca gazete ve televizyon gücü olan bir iradenin karşısında bu kötü çevre ne yapabilir ki? Neden bu kadar korkuyorsunuz bu çevreden anlamış değilim...
Peki aynı soruyu şimdi biz soralım;
Ya Başbakan'ın çevresi kötüyse?
fethullah gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fethullah gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Ağustos 2013 Çarşamba
13 Temmuz 2013 Cumartesi
İslamcılık
Son zamanların en hararetli tartışmalarından bir tanesi de "İslamcılık" oldu.
Herkesin kendince bir "İslamcı" tarifi var.
Son zamanlarda yapılan "İslamcılık" tartışmasının bir yere varamamasının asıl sebebi de kavramın adının tam konulamamasıdır. "İslamcılık = Müslümanlık" diyen de var, "İslamcılık doğru bir şey değildir" diyen müslümanlar da var. Geçen sene Yusuf Kaplan, Mümtaz'er Türköne, Ali Bulaç, Ömer Lekesiz vs. isimler kendi köşelerinde ciddi tartışmalara girdiler. Bu işe yıllarını vermiş İsmail Kara'yı da es geçmek ayıp olur.
Bana göre İslamcılık; Geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz asırda İslam'ın terakkisinin ancak siyasi yollarla olabileceğine inanıp, tavandan tabana doğru istenilen devrimi gerçekleştirme gayesidir. Tıpkı İran devriminde olduğu gibi... Bana göre İslamcılığın dünyadaki en bariz örneği; İhvân-ı Müslimîn hareketidir. Türkiye'de de aynı öğretilerle beslenmiş Milli Görüş ekolüdür. Dünyada İslamcılık deyince akla Cemaleddin Efgani, Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub, Ali Şeriati ve Hasan el Benna gibi isimler gelir.
Benim İslamcılık tabirime göre bu durum yanlış değildir. Zira amaç ve niyetin hâlis olduğu bir gaye-i hayale yanlış denmez. Ama yöntem doğru da değildir. Doğru olmamasının sebebi de tavandan tabana inme düşüncesidir.
İşte tam da burada İslamcılık ve Risale-i Nur hareketi birbirinden ayrılıyor. Medyada İslamcılık tartışması yapanların bir çoğu Bediüzzaman'ı da İslamcı kategorisine dahil ettiler. Bu, o yazarların Risale-i Nur'u bilmemelerinin, Bediüzzaman'ı tanımamalarının da en bariz göstergesi oldu. Ne Risale-i Nur'dan İslamcılık çıkar ne de Bediüzzaman İslamcıdır. (Buradan İslamcılığın bir hakaret gibi algılanması sonucu çıkmasın!)
31 Mart hadisesinden sonra Bediüzzaman'ı mahkemeye çıkarırlar. Mahkeme reisi Hurşid Paşa darağacında sallananları göstererek sorar:
"Sen de şeriat istemişsin!?
Bediüzzaman cevap verir:
"Şeriatın bir hakîkatine, bin rûhum olsa feda etmeye hazırım. Zîra, şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, onların istediği gibi değil!"
İşte Bediüzzaman'ın "onlar" dediği fırka, o günün İslamcılarıydı.
Bağdat'ın ed-Difa gazetesinde yazılar yazan Bediüzzaman'ın talebelerinden İsa Abdülkadir'e o zamanlar bir takım sorular soruyorlar; "Türkiye'deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye'deki Nur talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?"
İsa Abdülkadir bu sorulara köşesinde cevap veriyor. Bu cevabı okuyan Bediüzzaman, cevabı beğenince Risale-i Nur Külliyatına eklenmesini istiyor ve Emirdağ Lahikası'na ekleniyor.
O cevap, Risale-i Nur'dan İslamcılık çıkmayacağının, Bediüzzaman İslamcı olmadığının da bir açıklamasıdır.
İhvân-ı Müslimîn ve Gönüllüler Hareketi
Herkesin kendince bir "İslamcı" tarifi var.
Son zamanlarda yapılan "İslamcılık" tartışmasının bir yere varamamasının asıl sebebi de kavramın adının tam konulamamasıdır. "İslamcılık = Müslümanlık" diyen de var, "İslamcılık doğru bir şey değildir" diyen müslümanlar da var. Geçen sene Yusuf Kaplan, Mümtaz'er Türköne, Ali Bulaç, Ömer Lekesiz vs. isimler kendi köşelerinde ciddi tartışmalara girdiler. Bu işe yıllarını vermiş İsmail Kara'yı da es geçmek ayıp olur.
Bana göre İslamcılık; Geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz asırda İslam'ın terakkisinin ancak siyasi yollarla olabileceğine inanıp, tavandan tabana doğru istenilen devrimi gerçekleştirme gayesidir. Tıpkı İran devriminde olduğu gibi... Bana göre İslamcılığın dünyadaki en bariz örneği; İhvân-ı Müslimîn hareketidir. Türkiye'de de aynı öğretilerle beslenmiş Milli Görüş ekolüdür. Dünyada İslamcılık deyince akla Cemaleddin Efgani, Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub, Ali Şeriati ve Hasan el Benna gibi isimler gelir.
Benim İslamcılık tabirime göre bu durum yanlış değildir. Zira amaç ve niyetin hâlis olduğu bir gaye-i hayale yanlış denmez. Ama yöntem doğru da değildir. Doğru olmamasının sebebi de tavandan tabana inme düşüncesidir.
İşte tam da burada İslamcılık ve Risale-i Nur hareketi birbirinden ayrılıyor. Medyada İslamcılık tartışması yapanların bir çoğu Bediüzzaman'ı da İslamcı kategorisine dahil ettiler. Bu, o yazarların Risale-i Nur'u bilmemelerinin, Bediüzzaman'ı tanımamalarının da en bariz göstergesi oldu. Ne Risale-i Nur'dan İslamcılık çıkar ne de Bediüzzaman İslamcıdır. (Buradan İslamcılığın bir hakaret gibi algılanması sonucu çıkmasın!)
31 Mart hadisesinden sonra Bediüzzaman'ı mahkemeye çıkarırlar. Mahkeme reisi Hurşid Paşa darağacında sallananları göstererek sorar:
"Sen de şeriat istemişsin!?
Bediüzzaman cevap verir:
"Şeriatın bir hakîkatine, bin rûhum olsa feda etmeye hazırım. Zîra, şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, onların istediği gibi değil!"
İşte Bediüzzaman'ın "onlar" dediği fırka, o günün İslamcılarıydı.
Bağdat'ın ed-Difa gazetesinde yazılar yazan Bediüzzaman'ın talebelerinden İsa Abdülkadir'e o zamanlar bir takım sorular soruyorlar; "Türkiye'deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye'deki Nur talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?"
İsa Abdülkadir bu sorulara köşesinde cevap veriyor. Bu cevabı okuyan Bediüzzaman, cevabı beğenince Risale-i Nur Külliyatına eklenmesini istiyor ve Emirdağ Lahikası'na ekleniyor.
O cevap, Risale-i Nur'dan İslamcılık çıkmayacağının, Bediüzzaman İslamcı olmadığının da bir açıklamasıdır.
İhvân-ı Müslimîn ve Gönüllüler Hareketi
Hocaefendi ve Medya
Son zamanlarda Hocaefendi ile Ak Parti arasını açmak isteyen bazı kesimler, onun sohbetlerindeki her kelimeden farklı mânâlar çıkararak "Hükümeti kastetti" haberleri yapmaya başladılar. Bugüne kadar hiçbir sohbeti ve vaazı yayınlanmayan zâtın sohbetleri bu vesileyle daha çok insana ulaşmış oluyor ama yine cımbızlanarak tabi...
Öncelikle şunu söylemeliyim ki; Hocaefendi hiçbir zaman kişi veya kurumları hedefe alan, onları yaralayacak sözler sarfetmemiştir. O, her zaman kişileri değil vasıfları eleştirmiştir. Anlattığı şeyleri bazıları değil her Müslüman, üzerine alınmalıdır. Çünkü o her zaman İslam’ın temel esaslarına ve mesleğinin temel prensiplerine göre konuşmuştur. Mesela Firavun’dan ve Firavun’laşmaktan bahsedince tek bir insandan değil de şu enaniyet asrında (bizler dahil) Firavun’laşan herkesi kastetmektedir.
Hocaefendi’nin anlattıklarını her Müslüman kendi üzerine alınmayıp bunu başkalarına yoruyorsa, işte asıl Firavun kendisidir. Çünkü onun bu yaptığı süm’a’dır ki bu bir günahtır.
Muhterem Hocaefendi konumu gereği her siyasi partiye ve siyasi lidere eşit mesafede durmuştur. Kendi şahsi yaşantısında, düşüncelerinde ve demokrasinin gereği olarak oy verdiği partiler veya onlar hakkında yorumları olmuştur ama hiçbir zaman “gidip ille de şu partiye oy verin, vereceksiniz” dememiştir. Hatta kendisine gelip “Hocam hangi partiye oy verelim?” diye soranlara “Siz daha iyi bilirsiniz” dediğine şahitler vardır.
Yazının başında "cımbızlanarak" ifadesini kullanmıştım. Biz aslında buna yabancı değiliz. Şubat Soğuğu ve Haziran Fırtınası dönemlerindeki kaset furyasından aşinayız. Sohbetleri montajlanarak rejim, kurum ve şahıslar aleyhine bir sürü kasetler oluşturulmuş ve günlerce kanallarda dönmüştü.
Geçen günlerde Hocaefendi, temeli atılan "Yavuz Sultan Selim Köprüsü" hakkında konuştu. İsteyenler bunu "montajsız ve cımbızsız" bir şekilde Herkul.org sitesinden dinleyebilirler.
Şimdi gelelim cımbız olayına;
Hocaefendi sohbetin başında köprüyü yaptıran yetkililerin hüsn-ü zanla hareket ettiklerini, içlerinde kötü bir niyet olmadığını düşündüğünü ifade ediyor. Daha sonra Alevi ve Sünniler arasındaki fasl-ı müştereklere ve asırlar öncesinden kurulan köprülere dikkat çekiyor. Ardından bir köprü ile başka köprüleri yıkmamak gerektiğini, daha farklı isimler kullanabileceğini söylüyor. En sonunda da Alevilerin bir köprü yüzünden diyaloğu kesmemeleri gerektiğini ifade ederek, her iki tarafa da "Usûlü detaya fedâ etmeyelim Allah aşkına!" mesajı veriyor.
Bu sohbet yayınlandığı gün bir çok gazeteye ve internet sitesine haber oldu. Fakat burada önemli iki gazetenin konu hakkındaki tutumuna dikkatinizi çekmek istiyorum.
Hürriyet gazetesi cımbızlayarak "Meseleyi bir ada bağlı köprüyle yıkmayalım" kısmını öne çıkarıp diğer kısımları silerek, sanki sadece hükümete yüklenmiş havası oluşturdu. İşte haberin linki; http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=23541212
Yeni Şafak gazetesi ise tıpkı Hürriyet gibi cımbızlayarak ve "detay" hususunu kendince yorumlayarak "Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne tepki gösteren Alevi vatandaşları sağduyuya davet etti: 'İsim yalnız detaydır. Tek bir köprüyle bir sürü köprüyü yıkmayalım." şeklinde haber yaparak sanki sadece Aleviler suçluymuş da Hocaefendi Alevilere nasihat çekmiş havası oluşturdu. Haberin linki; http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/kopruleri-yikmak-yanlis-20.6.2013%20-533953
Tek bir örnekle bir zihniyet ortaya çıkıyor. Bu kafayla Hocaefendi'nin 78-80 yılları arasında yaptığı vaazları dinleyenler, 87-91 yılları arasında Sızıntı başyazılarını okuyanlar -olmayan- Ak Partiye eleştiriler yönelttiğini zannedebilirler.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki; Hocaefendi hiçbir zaman kişi veya kurumları hedefe alan, onları yaralayacak sözler sarfetmemiştir. O, her zaman kişileri değil vasıfları eleştirmiştir. Anlattığı şeyleri bazıları değil her Müslüman, üzerine alınmalıdır. Çünkü o her zaman İslam’ın temel esaslarına ve mesleğinin temel prensiplerine göre konuşmuştur. Mesela Firavun’dan ve Firavun’laşmaktan bahsedince tek bir insandan değil de şu enaniyet asrında (bizler dahil) Firavun’laşan herkesi kastetmektedir.
Hocaefendi’nin anlattıklarını her Müslüman kendi üzerine alınmayıp bunu başkalarına yoruyorsa, işte asıl Firavun kendisidir. Çünkü onun bu yaptığı süm’a’dır ki bu bir günahtır.
Muhterem Hocaefendi konumu gereği her siyasi partiye ve siyasi lidere eşit mesafede durmuştur. Kendi şahsi yaşantısında, düşüncelerinde ve demokrasinin gereği olarak oy verdiği partiler veya onlar hakkında yorumları olmuştur ama hiçbir zaman “gidip ille de şu partiye oy verin, vereceksiniz” dememiştir. Hatta kendisine gelip “Hocam hangi partiye oy verelim?” diye soranlara “Siz daha iyi bilirsiniz” dediğine şahitler vardır.
Yazının başında "cımbızlanarak" ifadesini kullanmıştım. Biz aslında buna yabancı değiliz. Şubat Soğuğu ve Haziran Fırtınası dönemlerindeki kaset furyasından aşinayız. Sohbetleri montajlanarak rejim, kurum ve şahıslar aleyhine bir sürü kasetler oluşturulmuş ve günlerce kanallarda dönmüştü.
Geçen günlerde Hocaefendi, temeli atılan "Yavuz Sultan Selim Köprüsü" hakkında konuştu. İsteyenler bunu "montajsız ve cımbızsız" bir şekilde Herkul.org sitesinden dinleyebilirler.
Şimdi gelelim cımbız olayına;
Hocaefendi sohbetin başında köprüyü yaptıran yetkililerin hüsn-ü zanla hareket ettiklerini, içlerinde kötü bir niyet olmadığını düşündüğünü ifade ediyor. Daha sonra Alevi ve Sünniler arasındaki fasl-ı müştereklere ve asırlar öncesinden kurulan köprülere dikkat çekiyor. Ardından bir köprü ile başka köprüleri yıkmamak gerektiğini, daha farklı isimler kullanabileceğini söylüyor. En sonunda da Alevilerin bir köprü yüzünden diyaloğu kesmemeleri gerektiğini ifade ederek, her iki tarafa da "Usûlü detaya fedâ etmeyelim Allah aşkına!" mesajı veriyor.
Bu sohbet yayınlandığı gün bir çok gazeteye ve internet sitesine haber oldu. Fakat burada önemli iki gazetenin konu hakkındaki tutumuna dikkatinizi çekmek istiyorum.
Hürriyet gazetesi cımbızlayarak "Meseleyi bir ada bağlı köprüyle yıkmayalım" kısmını öne çıkarıp diğer kısımları silerek, sanki sadece hükümete yüklenmiş havası oluşturdu. İşte haberin linki; http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=23541212
Yeni Şafak gazetesi ise tıpkı Hürriyet gibi cımbızlayarak ve "detay" hususunu kendince yorumlayarak "Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne tepki gösteren Alevi vatandaşları sağduyuya davet etti: 'İsim yalnız detaydır. Tek bir köprüyle bir sürü köprüyü yıkmayalım." şeklinde haber yaparak sanki sadece Aleviler suçluymuş da Hocaefendi Alevilere nasihat çekmiş havası oluşturdu. Haberin linki; http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/kopruleri-yikmak-yanlis-20.6.2013%20-533953
Tek bir örnekle bir zihniyet ortaya çıkıyor. Bu kafayla Hocaefendi'nin 78-80 yılları arasında yaptığı vaazları dinleyenler, 87-91 yılları arasında Sızıntı başyazılarını okuyanlar -olmayan- Ak Partiye eleştiriler yönelttiğini zannedebilirler.
Etiketler:
fethullah gülen,
hürriyet,
medya,
star,
yeni şafak,
zaman
Hizmet ve Entelektüellik
Formspring'de sorulan bir soruya cevabımdır;
Suâl: Hizmet entellektüel yetiştirebilir mi? Medyadaki tartışmalardan dolayı sormuyorum, lokal bazda itaat kültürü garip boyutlara ulaşabiliyor. Farklı düşünenler pek hoş karşılanmıyor bizzat gördüm.
Elcevâb: Tdk sözlüğündeki "entelektüel" tarifi şöyle; (Fr.) Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver.
Eğer kastettiğimiz entelektüel, yukarıdaki tarif ise hizmet içinde pek çok entelektüel olduğunu söyleyebilirim.
Ama kamuoyunda entelektüel tanımı daha çok "batı kaynaklarıyla beslenmiş, doğuya sırtını dönmüş, her şeye ve herkese üst perdeden bakan, farklı giyinen, farklı yaşayan kişilikler” olarak kabul ediliyor. Bu yüzdendir ki; Bediüzzaman, Tanzimat sonrası dönemin entelektüelleri dediğimiz “Jön Türkler”e “zulmetli münevverler” ismini vermiştir. Biz eğer bu tarifi ta'dil edebilir ve İslam'a yaklaştırabilirsek karşımıza Cemil Meriç gibi şahsiyetler çıkıyor.
Bu zâviyeden bakıldığında ben Eski Said'i, günümüzde ise Hocaefendi'yi bir entelektüel olarak görüyorum. Özellikle Eski Said; her sabah gazetesini okuyan, kahve ve sigarasını içen, siyasetle ilgilenen, köşe yazıları yazan, hatta ve hatta gözünde entelektüellerin (veya entelektüel geçinenlerin) olmazsa olmazı küçük yuvarlak gözlüklere sahip bir kişilikti. Yeni Said döneminde ise bütün bunları büsbütün terk edip Risale-i Nur’a adadı kendisini. Entelektüel donanımından ise hiçbir şey kaybetmedi.
Ta'dil edilmiş şekliyle entelektüel bir donanım elde edebilmek için; kişinin ferdî planda, özel hayatında pek çok zamanı olması veya o zamanı elde etmesi gerekir. Zira öğrenilmesi farz olan ilimlerin yanında onca batı referanslı kitaplar, ansiklopediler okumak gerekiyor. Her alanda konuşabilmek, yorum yapabilmek için o alanlara ait kitaplar da cabası...
Fakat hizmet içinde entelektüel olabilmek çok mu gereklidir orası da ayrı bir tartışma konusu...
Bediüzzaman hazretlerinin talebelerine baktığımızda bir elin parmakları sayısı kadar hariç, büyük çoğunun köylü, çiftçi, esnaf olduğunu görüyoruz. Kaldı ki içlerinde eğitimli olanlar dahi, köylü olan Mehmed Feyzi'den ders alır, hemen hemen her konuda ona danışırlardı. O köylü dediğimiz insanlar o kadar ihlaslı hizmet ettiler ki, yüzlerce entelektüel bile düşüncelerini o denli hayata geçirememiş ve halka tesir edememiştir.
Şu da var ki; Entelektüel dediğimiz Cemil Meriç, Risale-i Nur okumak için yanına giden Nur talebelerini bazen azarlarmış. Bunun nedeni Cemil Meriç’in buhranları olmakla birlikte, o genç talebelerin onun seviyesine çıkamamaları ve onun iç dünyasını (ferdî planda) tatmin edememeleridir. Bu noktada hizmet içinde bu tür entelektüel insanlara ulaşabilmek için, onların seviyesinde entelektüel yetiştirme ihtiyacı hâsıl olabilir.
Entelektüellik; aynı zamanda kişiye şöhret getirmektedir. Şöhret ise ihlası zedeleyen bir illet olarak görüldüğünden hizmet içinde tasvip edilmez. Zira hizmetin külli prensiplerinden bir tanesi de; “kün inden nâsi ferden minen nas” (İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol) kâidesidir.
Hizmete baktığımızda bu prensibi rahatlıkla görüyoruz. Mesela hizmetin en başarılı olduğu eğitim alanında dünya çapında başarılar elde ediliyor. Fakat hiçbir zaman biz o başarının mimarlarını (öğretmenleri, belletmenleri, müdürleri) göremiyoruz, görsek bile tanı(ya)mıyoruz.
Bana göre Eski Said ve Hocaefendi bir entelektüeldir. Lakin bu zâtlar “acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak”ı düstur edindiklerinden şöhretin belasından korunabiliyorlar.
Soruda bahsedilen “lokal bazda itaat (biat) kültürü” ile entelektüel yetiştirememenin hiçbir ilgisi yok bence. Hizmet içinde birisi bu donanımı elde etmek istiyorsa eder. Fakat hizmet içinde muvazzaf birisi buna vakit bulabilir mi bilmiyorum. İşte yetişmemesinin asıl nedeni budur. Rehberlik ve yönlendirme muhakkak olur ama kimse kimsenin okuduğu kitaplara, aldığı eğitime karışmaz.
Çok önceleri hizmet içinde şöyle bir görüş vardı; “Risale-i Nur varken başka kitap okumak ve yazmak gereksizdir.” Bu görüş belki entelektüel yetişmesinin önünü tıkayabilir fakat Hocaefendi’nin farklı sahalarda kitaplar yazması, okuması, okutması, okumaya ve yazmaya teşvik etmesi bu görüşü izâle etmiştir.
Günümüzde İslamcı diye tabir edilen entelektüel isimlere baktığımızda (ki bazılarından hiç hazzetmem); hizmet içinden insanlardan böyle olmasını beklemek yanlış olur. Zira onlar kendi başlarına bir insan, hizmet içindekiler ise koca bir şahs-ı manevinin bir parçasıdır.
İşte bu yüzden nazarımda bin tane İsmet Özel bir tane Abdullah Aymaz yapmaz.
Suâl: Hizmet entellektüel yetiştirebilir mi? Medyadaki tartışmalardan dolayı sormuyorum, lokal bazda itaat kültürü garip boyutlara ulaşabiliyor. Farklı düşünenler pek hoş karşılanmıyor bizzat gördüm.
Elcevâb: Tdk sözlüğündeki "entelektüel" tarifi şöyle; (Fr.) Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver.
Eğer kastettiğimiz entelektüel, yukarıdaki tarif ise hizmet içinde pek çok entelektüel olduğunu söyleyebilirim.
Ama kamuoyunda entelektüel tanımı daha çok "batı kaynaklarıyla beslenmiş, doğuya sırtını dönmüş, her şeye ve herkese üst perdeden bakan, farklı giyinen, farklı yaşayan kişilikler” olarak kabul ediliyor. Bu yüzdendir ki; Bediüzzaman, Tanzimat sonrası dönemin entelektüelleri dediğimiz “Jön Türkler”e “zulmetli münevverler” ismini vermiştir. Biz eğer bu tarifi ta'dil edebilir ve İslam'a yaklaştırabilirsek karşımıza Cemil Meriç gibi şahsiyetler çıkıyor.
Bu zâviyeden bakıldığında ben Eski Said'i, günümüzde ise Hocaefendi'yi bir entelektüel olarak görüyorum. Özellikle Eski Said; her sabah gazetesini okuyan, kahve ve sigarasını içen, siyasetle ilgilenen, köşe yazıları yazan, hatta ve hatta gözünde entelektüellerin (veya entelektüel geçinenlerin) olmazsa olmazı küçük yuvarlak gözlüklere sahip bir kişilikti. Yeni Said döneminde ise bütün bunları büsbütün terk edip Risale-i Nur’a adadı kendisini. Entelektüel donanımından ise hiçbir şey kaybetmedi.
Ta'dil edilmiş şekliyle entelektüel bir donanım elde edebilmek için; kişinin ferdî planda, özel hayatında pek çok zamanı olması veya o zamanı elde etmesi gerekir. Zira öğrenilmesi farz olan ilimlerin yanında onca batı referanslı kitaplar, ansiklopediler okumak gerekiyor. Her alanda konuşabilmek, yorum yapabilmek için o alanlara ait kitaplar da cabası...
Fakat hizmet içinde entelektüel olabilmek çok mu gereklidir orası da ayrı bir tartışma konusu...
Bediüzzaman hazretlerinin talebelerine baktığımızda bir elin parmakları sayısı kadar hariç, büyük çoğunun köylü, çiftçi, esnaf olduğunu görüyoruz. Kaldı ki içlerinde eğitimli olanlar dahi, köylü olan Mehmed Feyzi'den ders alır, hemen hemen her konuda ona danışırlardı. O köylü dediğimiz insanlar o kadar ihlaslı hizmet ettiler ki, yüzlerce entelektüel bile düşüncelerini o denli hayata geçirememiş ve halka tesir edememiştir.
Şu da var ki; Entelektüel dediğimiz Cemil Meriç, Risale-i Nur okumak için yanına giden Nur talebelerini bazen azarlarmış. Bunun nedeni Cemil Meriç’in buhranları olmakla birlikte, o genç talebelerin onun seviyesine çıkamamaları ve onun iç dünyasını (ferdî planda) tatmin edememeleridir. Bu noktada hizmet içinde bu tür entelektüel insanlara ulaşabilmek için, onların seviyesinde entelektüel yetiştirme ihtiyacı hâsıl olabilir.
Entelektüellik; aynı zamanda kişiye şöhret getirmektedir. Şöhret ise ihlası zedeleyen bir illet olarak görüldüğünden hizmet içinde tasvip edilmez. Zira hizmetin külli prensiplerinden bir tanesi de; “kün inden nâsi ferden minen nas” (İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol) kâidesidir.
Hizmete baktığımızda bu prensibi rahatlıkla görüyoruz. Mesela hizmetin en başarılı olduğu eğitim alanında dünya çapında başarılar elde ediliyor. Fakat hiçbir zaman biz o başarının mimarlarını (öğretmenleri, belletmenleri, müdürleri) göremiyoruz, görsek bile tanı(ya)mıyoruz.
Bana göre Eski Said ve Hocaefendi bir entelektüeldir. Lakin bu zâtlar “acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak”ı düstur edindiklerinden şöhretin belasından korunabiliyorlar.
Soruda bahsedilen “lokal bazda itaat (biat) kültürü” ile entelektüel yetiştirememenin hiçbir ilgisi yok bence. Hizmet içinde birisi bu donanımı elde etmek istiyorsa eder. Fakat hizmet içinde muvazzaf birisi buna vakit bulabilir mi bilmiyorum. İşte yetişmemesinin asıl nedeni budur. Rehberlik ve yönlendirme muhakkak olur ama kimse kimsenin okuduğu kitaplara, aldığı eğitime karışmaz.
Çok önceleri hizmet içinde şöyle bir görüş vardı; “Risale-i Nur varken başka kitap okumak ve yazmak gereksizdir.” Bu görüş belki entelektüel yetişmesinin önünü tıkayabilir fakat Hocaefendi’nin farklı sahalarda kitaplar yazması, okuması, okutması, okumaya ve yazmaya teşvik etmesi bu görüşü izâle etmiştir.
Günümüzde İslamcı diye tabir edilen entelektüel isimlere baktığımızda (ki bazılarından hiç hazzetmem); hizmet içinden insanlardan böyle olmasını beklemek yanlış olur. Zira onlar kendi başlarına bir insan, hizmet içindekiler ise koca bir şahs-ı manevinin bir parçasıdır.
İşte bu yüzden nazarımda bin tane İsmet Özel bir tane Abdullah Aymaz yapmaz.
Etiketler:
aktüalite,
bediüzzaman,
camia,
cemaat,
entelektüellik,
fethullah gülen,
hizmet
İsmet Özel hakkında
Formspring'de sorulmuştu; "İsmet Özel'i neden sevmiyorsun?" Neden böyle bir soru sorulduğunu anlamadım. Hiçbir zaman sevmeyen birisi gibi bir kelâm etmedim. Bu soruya karşılık dedim ki;
Sevmiyor değilim. Müspet veya menfî bir duygu beslemiyorum. Çok iyi bir şair olabilir ama öyle kalsaydı keşke... Mütefekkir midir? Evet düşünüyor... Fikir sancısı çekiyor mu? Bir sancı çektiği kesin...
Bir arkadaşım onun hakkında "Bence hepimizle dalga geçiyor, hatta kendisiyle bile..." demişti.
Bu kadar tepki almasının sebebi de yazdığı şiirler ve makaleler değil de yaptığı açıklamalar oluyor.
Mavi Marmara'nın bir İsrail projesi olduğunu iddia etti.
Radikal gazetesinde Ezgi Başaran'a verdiği röportajda; -güya- antiemperyalist, antiAmerikancı bir bakış açısıyla Ergenekon operasyonunu kastederek "ordudaki değişimi Akp değil Pentagon yapıyor" diyerek neredeyse Ergenekoncu askerleri savunma noktasına geldi.
Arap Baharı'nı kastederek; "Ortadoğu'da iyi şeyler oluyor diyen kafir olur." demekle kalmadı, geçenlerde de "Dünyayı Amerika yönetiyor diyen dinden çıkmıştır" diyerek tekfirde depara kalktı. Din bile değil, siyasi içtihatlarla dahi onu bunu tekfir eden bir insan aslında din ile mükellef değildir zira akıl nâmına bir şey aramak mantıklı olmaz.
Komünist mi, İslamcı mı, Türkçü mü, Turancı mı belli değil.
"Netice-i kelâm, ben ömrümüm hiçbir döneminde “solcu” olmadım. Bilakis ömrümün her döneminde hem solcuları, hem de sağcıları istihfâf ettim ve giderek onlardan istikrâh ettim. Memleketimin sosyalist bir dönüşüm geçirmesi uğruna elinden gelenin tümünü vakfeden bir Türk milliyetçisi olarak yaşadım. Mensub olduğum ümmetin hayrını dünyevi yaftalar hesabına zedeleme düşüklüğü göstermeyişimle kazandığım komünizan itibar hidayete ermeme vesile oldu." diyen bir adamın ancak kafası karışık olabilir.
İsmet Özel ve Kadir Mısıroğlu yaşı kemâle ermiş kişilikler. İstiyorlar ki; âkil adam, ombudsman itibarı görsünler ve ülkenin kritik konularında kendilerine danışılsın. Fakat etraflarında 15-20 gençten başkasını göremeyince, ilmî enâniyetin de vermiş olduğu bir sinirle bu tür yazılar yazıp açıklamalar yapabiliyorlar. Tabi ilmî enâniyetleri bununla kalmayıp, muâsırlarını da tahkir boyutuna ulaşabiliyor.
Geçenlerde "Nazarımda bin tane İsmet Özel, bir tane Abdullah Aymaz yapmaz" demiştim. Bunu sırf laf olsun diye söylemedim. Bugüne kadar fikirleri uğruna ortaya hangi aksiyonu koyabilmişler? Aksiyon koyamadıkları için reaksiyon göstermekten başka neye yaramışlar? Hem İsmet Özel hem Kadir Mısıroğlu'nun etrafında bir kaç gençten başka kimseyi göremiyoruz. Halbuki Özel çok iyi yazar, Mısıroğlu da çok iyi hatiptir. Neden yığınları peşlerinden sürükleyemediklerini, kendi iç muhasebelerine havale etmek gerekir.
Keşke İsmet Özel sadece şair, Kadir Mısıroğlu da sadece tarihçi olarak kalsaydı. Ya da keşke izzet-i nefsini ayaklar altına alıp, hiç ihtiyacı olmadığı halde onlara kollarını açıp "sen de gel" diyebilenin umman gönlü gibi gönülleri olsaydı. Belki o zaman daha çok severdik... Belki o zaman atlarının su içtiği ırmaklar hayırla yâd ederdi onları. (Bak İsmet Özel gibi bitirdim)
Sevmiyor değilim. Müspet veya menfî bir duygu beslemiyorum. Çok iyi bir şair olabilir ama öyle kalsaydı keşke... Mütefekkir midir? Evet düşünüyor... Fikir sancısı çekiyor mu? Bir sancı çektiği kesin...
Bir arkadaşım onun hakkında "Bence hepimizle dalga geçiyor, hatta kendisiyle bile..." demişti.
Bu kadar tepki almasının sebebi de yazdığı şiirler ve makaleler değil de yaptığı açıklamalar oluyor.
Mavi Marmara'nın bir İsrail projesi olduğunu iddia etti.
Radikal gazetesinde Ezgi Başaran'a verdiği röportajda; -güya- antiemperyalist, antiAmerikancı bir bakış açısıyla Ergenekon operasyonunu kastederek "ordudaki değişimi Akp değil Pentagon yapıyor" diyerek neredeyse Ergenekoncu askerleri savunma noktasına geldi.
Arap Baharı'nı kastederek; "Ortadoğu'da iyi şeyler oluyor diyen kafir olur." demekle kalmadı, geçenlerde de "Dünyayı Amerika yönetiyor diyen dinden çıkmıştır" diyerek tekfirde depara kalktı. Din bile değil, siyasi içtihatlarla dahi onu bunu tekfir eden bir insan aslında din ile mükellef değildir zira akıl nâmına bir şey aramak mantıklı olmaz.
Komünist mi, İslamcı mı, Türkçü mü, Turancı mı belli değil.
"Netice-i kelâm, ben ömrümüm hiçbir döneminde “solcu” olmadım. Bilakis ömrümün her döneminde hem solcuları, hem de sağcıları istihfâf ettim ve giderek onlardan istikrâh ettim. Memleketimin sosyalist bir dönüşüm geçirmesi uğruna elinden gelenin tümünü vakfeden bir Türk milliyetçisi olarak yaşadım. Mensub olduğum ümmetin hayrını dünyevi yaftalar hesabına zedeleme düşüklüğü göstermeyişimle kazandığım komünizan itibar hidayete ermeme vesile oldu." diyen bir adamın ancak kafası karışık olabilir.
İsmet Özel ve Kadir Mısıroğlu yaşı kemâle ermiş kişilikler. İstiyorlar ki; âkil adam, ombudsman itibarı görsünler ve ülkenin kritik konularında kendilerine danışılsın. Fakat etraflarında 15-20 gençten başkasını göremeyince, ilmî enâniyetin de vermiş olduğu bir sinirle bu tür yazılar yazıp açıklamalar yapabiliyorlar. Tabi ilmî enâniyetleri bununla kalmayıp, muâsırlarını da tahkir boyutuna ulaşabiliyor.
Geçenlerde "Nazarımda bin tane İsmet Özel, bir tane Abdullah Aymaz yapmaz" demiştim. Bunu sırf laf olsun diye söylemedim. Bugüne kadar fikirleri uğruna ortaya hangi aksiyonu koyabilmişler? Aksiyon koyamadıkları için reaksiyon göstermekten başka neye yaramışlar? Hem İsmet Özel hem Kadir Mısıroğlu'nun etrafında bir kaç gençten başka kimseyi göremiyoruz. Halbuki Özel çok iyi yazar, Mısıroğlu da çok iyi hatiptir. Neden yığınları peşlerinden sürükleyemediklerini, kendi iç muhasebelerine havale etmek gerekir.
Keşke İsmet Özel sadece şair, Kadir Mısıroğlu da sadece tarihçi olarak kalsaydı. Ya da keşke izzet-i nefsini ayaklar altına alıp, hiç ihtiyacı olmadığı halde onlara kollarını açıp "sen de gel" diyebilenin umman gönlü gibi gönülleri olsaydı. Belki o zaman daha çok severdik... Belki o zaman atlarının su içtiği ırmaklar hayırla yâd ederdi onları. (Bak İsmet Özel gibi bitirdim)
21 Aralık 2011 Çarşamba
İhvân-ı Müslimîn ve Nur hareketi
Birgün gazetesinin dünkü (20 Aralık 2011) manşeti aynen böyleydi. Birgün gazetesinin genç muhabiri Barış İnce, “Müslüman Kardeşler'den yeni Osmanlılar'a İslamcılık" kitabının yazarı Selin Çağlayan ile Müslüman Kardeşler üzerine bir röportaj yapmış. Röportajın bir bölümünde "Gülen hareketi ile Kardeşler örgütü arasında benzerlik var mıdır?" sorusu üzerine yazar benzerliklerin olabileceğini fakat siyasi anlamda farklılıkların da olduğunu belirtiyor.
Fakat fena halde cemaat takıntısı olan Birgün gazetesi röportajın sadece bu kısmını tırtıklayıp manşete çekiyor.
İhvân-ı Müslimîn ile Risale-i Nur hareketi arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklılıklar her iki tarafın liderleri arasında bile açıkça görünüyor.
Aynı zamanda bir Risale-i Nur talebesi olan İsa Abdülkadir İhvân ile Risale-i Nur hareketinin arasındaki altı farkı muhabiri olduğu Bağdat'ın ed-Difa gazetesindeki köşesinde yazıyor. O yazı Bediüzzaman'ın önerisiyle Emirdağ Lahikası'na da ekleniyor.
İşte İsa Abdülkadir'in tespitleri;
Bağdat'ta çıkan ed-Difa gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:
Türkiye'deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye'deki Nur talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?
Ben de cevap veriyorum ki:
Nur talebelerinin ve İhvan-ı Müslimîn Cemiyetinin gerçi maksatları, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyeye hizmet ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş altı cihetle farkları var:
Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil.
İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.
İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket büyük bir dershane hükmünde oluyor.
İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu' edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, vaziyetleri itibarıyla siyasete temas etmeye ve cemiyet teşkiline ve şubeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır'da, Suriye'de, Lübnan'da, Filistin'de, Ürdün'de, Sudan'da, Mağrib'de ve Bağdat'ta çok şubeler açmışlar.
Beşinci fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur'ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcular da var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur'ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka birşeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksat bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. "Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız. Onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar" diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.
Altıncı fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü'l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur'âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Fakat fena halde cemaat takıntısı olan Birgün gazetesi röportajın sadece bu kısmını tırtıklayıp manşete çekiyor.
İhvân-ı Müslimîn ile Risale-i Nur hareketi arasında çok büyük farklar vardır. Bu farklılıklar her iki tarafın liderleri arasında bile açıkça görünüyor.
Aynı zamanda bir Risale-i Nur talebesi olan İsa Abdülkadir İhvân ile Risale-i Nur hareketinin arasındaki altı farkı muhabiri olduğu Bağdat'ın ed-Difa gazetesindeki köşesinde yazıyor. O yazı Bediüzzaman'ın önerisiyle Emirdağ Lahikası'na da ekleniyor.
İşte İsa Abdülkadir'in tespitleri;
Bağdat'ta çıkan ed-Difa gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:
Türkiye'deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye'deki Nur talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?
Ben de cevap veriyorum ki:
Nur talebelerinin ve İhvan-ı Müslimîn Cemiyetinin gerçi maksatları, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyeye hizmet ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş altı cihetle farkları var:
Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil.
İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.
İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket büyük bir dershane hükmünde oluyor.
İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu' edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, vaziyetleri itibarıyla siyasete temas etmeye ve cemiyet teşkiline ve şubeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır'da, Suriye'de, Lübnan'da, Filistin'de, Ürdün'de, Sudan'da, Mağrib'de ve Bağdat'ta çok şubeler açmışlar.
Beşinci fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur'ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcular da var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur'ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka birşeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksat bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. "Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız. Onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar" diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.
Altıncı fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü'l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur'âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
8 Aralık 2011 Perşembe
Muhteşem sansür
Fethullah Gülen Hocaefendi 5 Aralık 2011 tarihli Bamteli sohbetinde ulemâ geleneği ve kanaat önderlerini anlatırken Kanuni Sultan Süleyman'dan ve onun hocalarından bahsediyor. Tam bu sırada bir tarihçiden öğrendiği bir bilgiyi aktarıyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın cephede vefat ettiği, 46 senelik hükümranlığında sadece 1.5 sene sarayda (İstanbul) kaldığını söylüyor. Ve Muhteşem Yüzyıl dizisine ve diziyi çekenlere tepki gösteriyor.
Ben de sohbetin bu kısmını keserek, 6 Aralık 2011 Salı gecesi Youtube'a yükledim. Ve o güne kadar medyaya düşmemişti bu konu, fazla kimsenin de dikkatini çekmemişti. Ertesi gün baktığımda 302 kişinin izlediğini ve 51 yorum yapıldığını gördüm. Normalde eklediğim videolara yorum yazılmasına izin vermem. Zira Youtube yorumları vasıtasıyla ülke kurtaran, tartışan heyecanlı gençlerin varlığını gayet iyi biliyorum. Bir keresinde Çiçek Abbas videosunun altında "Ankaracücü gömer ulaaan!" yazdığını görmüştüm. Efsanedir Youtube yorumları. Her neyse...
Bu sabah (8 Aralık 2011 Perşembe)) Youtube'a girip videoyu bir arkadaşıma izletmek istediğimde videoya ulaşamadım. Giriş yaptığımda videonun bir gerekçeyle silindiğini gördüm. Silinmeden önce de 6157 kişinin izlediğini gördüm. "Biz ekliyoruz Youtube siliyor!" başlıklı gereksiz videolarla o kadar dalga geçtim ki, sonunda başıma geldi.
İşte Youtube'un gerekçesi;
Kısaca diyor ki; Telif haklarını ihlal ettiğiniz gerekçesiyle videonuz silinmiştir. Bir daha yüklerseniz hukuki sonuçlarına katlanırsınız.
O kadar demokratik bir site ki size reddetme, kabul etmeme gibi bir seçenek de sunmuyor. I acknowledge! Kabul edeceksin başka çaresi yok!
Bu dizi daha yayınlanmadan gündeme bomba gibi düşmüştü. Kanuni Sultan Süleyman'ın şehvetperest, hodfuruş, hodbin bir adam olduğunu, sarayda kadınlarla gününü gün ettiğini, saray ahalisinin de Dallas eşrafı gibi entrika, yalan, düzenbazlıklarla sarayı birbirine kattığını konu ettiğinden baya tepki çekmişti. Binlerce insan Rtük'e şikayet edip yayınlanmamasını talep etti. Ama nafile...
Tam da o günlerde; "Cemaat devreye girer bu diziyi de yayından kaldırtır!" türünden komplo teorileri dönüyordu. Videodan sonra daha da artacaktır...
Fakat benim merak ettiğim bir şey var;
Her hafta yayınlanan ve yayınlandıktan hemen sonra "hayranları" tarafından bölümleri Youtube'a eklenen bu dizinin, nasıl bir telif hakkı var ki buna göz yumup, benim yüklediğim videoyu kaldırtıyor?
Nasıldı o?
Dokunan yanar devletlüm dokunan yanar...
Ben de sohbetin bu kısmını keserek, 6 Aralık 2011 Salı gecesi Youtube'a yükledim. Ve o güne kadar medyaya düşmemişti bu konu, fazla kimsenin de dikkatini çekmemişti. Ertesi gün baktığımda 302 kişinin izlediğini ve 51 yorum yapıldığını gördüm. Normalde eklediğim videolara yorum yazılmasına izin vermem. Zira Youtube yorumları vasıtasıyla ülke kurtaran, tartışan heyecanlı gençlerin varlığını gayet iyi biliyorum. Bir keresinde Çiçek Abbas videosunun altında "Ankaracücü gömer ulaaan!" yazdığını görmüştüm. Efsanedir Youtube yorumları. Her neyse...
Bu sabah (8 Aralık 2011 Perşembe)) Youtube'a girip videoyu bir arkadaşıma izletmek istediğimde videoya ulaşamadım. Giriş yaptığımda videonun bir gerekçeyle silindiğini gördüm. Silinmeden önce de 6157 kişinin izlediğini gördüm. "Biz ekliyoruz Youtube siliyor!" başlıklı gereksiz videolarla o kadar dalga geçtim ki, sonunda başıma geldi.
İşte Youtube'un gerekçesi;
Kısaca diyor ki; Telif haklarını ihlal ettiğiniz gerekçesiyle videonuz silinmiştir. Bir daha yüklerseniz hukuki sonuçlarına katlanırsınız.
O kadar demokratik bir site ki size reddetme, kabul etmeme gibi bir seçenek de sunmuyor. I acknowledge! Kabul edeceksin başka çaresi yok!
Bu dizi daha yayınlanmadan gündeme bomba gibi düşmüştü. Kanuni Sultan Süleyman'ın şehvetperest, hodfuruş, hodbin bir adam olduğunu, sarayda kadınlarla gününü gün ettiğini, saray ahalisinin de Dallas eşrafı gibi entrika, yalan, düzenbazlıklarla sarayı birbirine kattığını konu ettiğinden baya tepki çekmişti. Binlerce insan Rtük'e şikayet edip yayınlanmamasını talep etti. Ama nafile...
Tam da o günlerde; "Cemaat devreye girer bu diziyi de yayından kaldırtır!" türünden komplo teorileri dönüyordu. Videodan sonra daha da artacaktır...
Fakat benim merak ettiğim bir şey var;
Her hafta yayınlanan ve yayınlandıktan hemen sonra "hayranları" tarafından bölümleri Youtube'a eklenen bu dizinin, nasıl bir telif hakkı var ki buna göz yumup, benim yüklediğim videoyu kaldırtıyor?
Nasıldı o?
Dokunan yanar devletlüm dokunan yanar...
26 Ekim 2011 Çarşamba
Tel'ine ve bedduaya âmin
Fethullah Gülen Hocaefendi son Bamteli sohbetinde "Terör ve Kürt sorunu" üzerine çok önemli tespitlerde bulundu. Sohbetin sonunda ise terör örgütüne beddua etti. Bazı gazeteciler -ki içlerinde terör örgütüne tahabbüb gösterenler de var- bu bedduadan hoşlanmadıklarını söylediler.
Takip edenler bilir ki Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetin misyonunu anlattığı sohbetlerinde "Biz beddua etmemeliyiz. Tel'ine ve bedduaya da âmin dememeliyiz" der. Bu tavsiyeyi yapan Hocaefendi'nin beddua ettiği de çok nadirdir.
Efendimiz de (sav) beddua edilmemesini tavsiye etmiştir. Taif'te taşlandıktan sonra onların helak olabileceği bir durumda iken bile beddua etmemiştir. Fakat harpte namaz vakti geçince müşriklere beddua etmiştir ve çok nadir de olsa beddua ettiği rivayetlerde vardır.
Efendimiz'in (sav) amcası Ebu Leheb sürekli "ellerin kurusun ya Muhammed!" diye beddua ederdi. Bunun üzerine Allah "Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu." ayetini indirmiştir.
Fakat burada ince bir husus var ki, Hocaefendi de beddua etmeden önce o hususun altını çiziyor;
"Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir."
Ve en sonunda belağati müthiş bir dua ediyor;
"Allahumme'hzimhum! ve zelzilhum! ve şeddid şemlehum! ve ferrik cem’ahum! ve mezzikhum kulle mumezzek! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! ve la tubelliğ humul emel! vensurna aleyhim...
(Allah'ım onları hezimete uğrat! Onları sars! Yaptıklarını en şiddetlisiyle onlara yap! Birliklerini boz! Aralarını aç! Onları parça parça böl, parçala! İçlerine şiddetli azabını sal! (3 kere) Onları hain emellerine ulaştırma! onlara karşı bize yardım et!)
Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid defa Allah'ın zalimleri sevmediği, gayet iyi bildiği ve zalimleri asla hidayete erdirmeyeceği söylenmektedir. Terör örgütünün zulmü ortadayken ve o ince çizgiyi belirttikten sonra beddua etmemek içten bile değil.
Hocaefendi 10 Aralık 2007 tarihli bamteli sohbetinde "Hac'da nasıl dua etmeliyiz?" sorusuna verdiği cevapta da Türkiye, Hindistan, Pakistan, Suriye, Mısır vb. ülkelerdeki tiranlara da, o ince çizgiyi çektikten sonra beddua etmektedir. Ve ardından halkların belini doğrultması için dua etmektedir. Sanki bir Arap Baharı için...
Bu beddualardan hoşlanmayan, tiranlara ve zalimlere tahabbüb gösterenlere de Bediüzzaman hazretlerinin ikazıyla cevap vermek isterim;
"Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. Buna dikkat ediniz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecâvüze sevk eder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifâde etmesinler..."
Takip edenler bilir ki Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetin misyonunu anlattığı sohbetlerinde "Biz beddua etmemeliyiz. Tel'ine ve bedduaya da âmin dememeliyiz" der. Bu tavsiyeyi yapan Hocaefendi'nin beddua ettiği de çok nadirdir.
Efendimiz de (sav) beddua edilmemesini tavsiye etmiştir. Taif'te taşlandıktan sonra onların helak olabileceği bir durumda iken bile beddua etmemiştir. Fakat harpte namaz vakti geçince müşriklere beddua etmiştir ve çok nadir de olsa beddua ettiği rivayetlerde vardır.
Efendimiz'in (sav) amcası Ebu Leheb sürekli "ellerin kurusun ya Muhammed!" diye beddua ederdi. Bunun üzerine Allah "Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu." ayetini indirmiştir.
Fakat burada ince bir husus var ki, Hocaefendi de beddua etmeden önce o hususun altını çiziyor;
"Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir."
Ve en sonunda belağati müthiş bir dua ediyor;
"Allahumme'hzimhum! ve zelzilhum! ve şeddid şemlehum! ve ferrik cem’ahum! ve mezzikhum kulle mumezzek! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! ve la tubelliğ humul emel! vensurna aleyhim...
(Allah'ım onları hezimete uğrat! Onları sars! Yaptıklarını en şiddetlisiyle onlara yap! Birliklerini boz! Aralarını aç! Onları parça parça böl, parçala! İçlerine şiddetli azabını sal! (3 kere) Onları hain emellerine ulaştırma! onlara karşı bize yardım et!)
Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid defa Allah'ın zalimleri sevmediği, gayet iyi bildiği ve zalimleri asla hidayete erdirmeyeceği söylenmektedir. Terör örgütünün zulmü ortadayken ve o ince çizgiyi belirttikten sonra beddua etmemek içten bile değil.
Hocaefendi 10 Aralık 2007 tarihli bamteli sohbetinde "Hac'da nasıl dua etmeliyiz?" sorusuna verdiği cevapta da Türkiye, Hindistan, Pakistan, Suriye, Mısır vb. ülkelerdeki tiranlara da, o ince çizgiyi çektikten sonra beddua etmektedir. Ve ardından halkların belini doğrultması için dua etmektedir. Sanki bir Arap Baharı için...
Bu beddualardan hoşlanmayan, tiranlara ve zalimlere tahabbüb gösterenlere de Bediüzzaman hazretlerinin ikazıyla cevap vermek isterim;
"Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. Buna dikkat ediniz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecâvüze sevk eder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifâde etmesinler..."
Etiketler:
beddua,
fethullah gülen,
kürt sorunu,
pkk,
terör,
terör ve ızdırap
24 Eylül 2011 Cumartesi
Cübbeli Ahmet Hoca ve ekibi
Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü hoca ehl-i sünnete sıkı sıkıya bağlı, medrese eğitiminden geçmiş bir müderristir. Medyatik olana kadar hüsn-ü zan besliyordum. Fatih Altaylı'nın programında ilk gördüğümde “Eyvah! Fatih Altaylı'nın ağına düşmüş yazık!” dedim. Zira bilirim ki Altaylı son derece uyanıktır ve işin içinde çıkarı olmayacaksa bir hocayı ekranlara çıkarmaz.Zira biz Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz ve İsmail Nacar gibi ağzından çıkan iki laftan birisinin “yalan efendim!” olan hocalara alışmıştık.
Sonra kuşkularımda haklı çıktım ve Fatih Altaylı'nın asıl maksadını anlamış oldum ama maalesef Cübbeli Ahmet Hoca anlamamış...
Programda Fatih Altaylı o kadar kahkahadan, reytingden sonra can alıcı sorusunu sordu; “Hocam Risale-i Nur. Yani nedir? Tefsir midir farklı bir şey midir nedir?”
Cübbeli Ahmet Hoca da okuyup araştırmadan Risale-i Nur'u tenkit etti. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde görevli bir profesörün görüşlerini aktardı. Bediüzzaman diyormuş ki; “Yahudi ve Hıristiyanlar cennete girecek.”
Fatih Altaylı müthiş ortasını rakibe çarptırarak gole dönüştürmüştü ve amacına ulaşmıştı.
Cübbeli Ahmet Hoca'nın Risale-i Nur ile ilgili söylediği ehl-i necat konusu İmam Gazali'nin Faysalü't Tefrika adlı eserinde geçiyor. Yani Cübbeli Ahmet Hoca aslında Bediüzzaman'ı değil, İmam Gazali'yi tenkit etmiş oldu. Sonrasında Mehmed Paksu'nun gayretleriyle Cübbeli Ahmet Hoca hatasını anlamış ve Moral Fm'e çıkarak herkesten özür dilemiştir.
Sonrasında anladık ki Yahudi ve Hıristiyanların akibeti Cübbeli Ahmet Hoca'ya baya baya dert olmuş. Geceleri rüyasında bu konuyla alakalı rüyalar gördüğünü, “cehenneme gideceksiniz! cehennemliksiniz cehenneeem!” diyerek uyandığını düşünüyorum.
Cübbeli Ahmet Hoca Yiğit Bulut'un da konuğu oldu. Jöleli tıpkı Altaylı gibi gırgır şamatadan sonra 10 puanlık uzmanlık sorusunu sordu yani ortayı açtı; Hocam Fethullah Gülen için ne dersiniz?
Risale-i Nur konusunda menfi şeyler söyleyen Cübbeli Ahmet Hoca bu sefer kendi kalesine gol atmadı ve topu ceza sahasından uzaklaştırarak gayet müspet şeyler söyledi; “Ehl-i Sünnete bağlı âlim bir hocadır...”
Fakat çok enteresan bir çelişkiyi paylaşmak istiyorum. Cübbeli Ahmet Hoca Yahudi ve Hıristiyanların akibeti konusunda söylediği her sözü Dinlerarası Diyaloğa dayandırıp, diyalogçulara verip veriştiriyor ve “Dinlerarası Diyalog ehl-i sünnete ters, kafir işi bir icraattir” diyerek binlerce insanı tekfir ediyor. Benim anlamadığım şu; herkes biliyor ki Türkiye'de ve dünyada Dinlerarası Diyaloğu Fethullah Gülen Hocaefendi başlatmıştır ve yapılan bütün icraatleri halen desteklemektedir. Her fırsatta Samanyolu tv ve Zaman gazetesine çatan Cübbeli Ahmet Hoca, söz konusu Fethullah Gülen Hocaefendi olunca neden konuşamıyor da övüyor? Yoksa Hocaefendi'den korkuyor mu? Âlim korkar mı yahu?
Sadece Hocaefendi de değil Hüseyin Gülerce'den bile korkuyor. Yiğit Bulut'un programında Zaman gazetesinde çıkan bir haberi tenkit ediyordu. Habere göre Urfa'da bir camide Hıristiyan bir erkek ve Müslüman bir kadının nikahı kıyılmış. Nikahın ardından bizim Hıristiyan enişte “hem Hıristiyanım hem de Müslümanım” demiş. Cübbeli Ahmet Hoca da habere göre hüküm vererek insanları tekfir ediyordu. Derken yayına Hüseyin Gülerce bağlandı. Jöleli, Gülerce'nin bağlandığını söyleyince Cübbeli Ahmet Hoca'nın rengi attı. Hüseyin Gülerce habere konu olan olayın aslını, Hıristiyan erkeğin kelime-i şehadet getirerek Müslüman olduğunu söyledi. Cübbeli Ahmet Hoca hem hüm kem küm etti ama nafile...
Cübbeli Ahmet Hoca Dinlerarası Diyalog konusundan vakit buldukça diğer hocalara reddiye yazmaktadır. Bu iş de tıpkı diğerleri gibi ona büyük bir haz veriyor olmalı. Mustafa İslamoğlu, Adnan Oktar, Abdülaziz Bayındır, Hayreddin Karaman, Süleyman Ateş başlıca uğraşları. Bunun yanı sıra Ahmed Şahin ve Hekimoğlu İsmail'e de ara sıra dokundurur.
Gördüğünüz gibi tam bir “ben tek siz hepiniz!” vakası...
Tabi ki Cübbeli Ahmet Hoca bu mücadeleyi tek başına vermiyor. Cemaati içerisinde kendisini bu gereksiz işe adamış bir çok insanla el ele verip çalışıyor. Fakat bu ekip, 28 Şubat'ın kaset furyasında olduğu gibi montaj işinde ustalaşmış. Görüntüleri kesip, kişilerin konuşmalarını “küfür” formatı içerisine sokarak Facebook gibi sosyal iletişim ağlarından insanlara ulaştırıyor.
Bir örnek vereyim; Cübbeli Ahmet Hoca camide verdiği bir vaazda Samanyolu Tv'de yayınlanan bir dizide Yahudi ve Hıristiyanların cennete gideceğinin söylendiğini anlatmıştı. Bunu anlatırken de; “dansöz seyretsen günahkar olursun, bunları seyretsen gavur olursun. İslami gibi geçinip ne zehirler yutturuyorlar” diyerek tekfirde depara kalkmıştır. Akabinde ekibi bu diziyi bulup, dizide geçen o bölümü keserek sosyal iletişim ağlarına eklediler ve bu böyle aylarca sürdü.
İş artık sıkıntılı bir hal almış olacak ki, böyle gereksiz işlerle uğraşmamayı şiar edinmiş Samanyolu grubu yazılı bir açıklama yaparak Cübbeli Ahmet Hoca'yı yine tekzip etti.
Bahsi geçen dizi “Hakkını Helal Et” dizisidir. Dizinin 12. bölümünde gayrimüslim olan Agop'un İslamı seçmesi işlenmiştir. Montajlanan ve kesilen kısmında ise dizi karakteri “Allah yapılan iyilikleri karşılıksız bırakmaz” diyor. Yorum yapmama gerek var mı?
Ben Cübbeli Ahmet Hoca'nın oturup da Stv dizileri izlediğini, Zaman gazetesi okuduğunu düşünmüyorum. Sadece bunlar değil, reddiye yazdığı hocaların hiç birisini takip ettiğini düşünmüyorum. Hoca'ya bunca materyali getiren onun ekibi olmalı. Peki kim bu ekip? İşte asıl araştırılması gereken bu. İrticayla mücadele eylem planında “Gülen cemaatine karşı kullanılmalı” denilen Ömer Öngüt cemaati de tıpkı Cübbeli'nin ekibi gibi çalışıyordu. Ben bu işin de içinde ciddi ciddi Ergenekon'un olduğunu düşünüyorum. İsmailağa cemaatindeki iki âlimin camide katledilmesi ve Cübbeli Ahmet Hoca'nın kaseti de bu tezimi güçlendiriyor.
“Cübbeli Ahmet Hoca Ergenekon'a çalışıyor” falan demiyorum. Öyle bir şeyi ima bile etmiyorum. Lakin çağı doğru okumayan Hoca'nın düşmanını da rahatça sezebileceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyorum. Bu yüzden bilerek olmasa da bilmeyerek, dolaylı yoldan Ergenekon'a hizmet ettiğini düşünüyorum. İnşaallah gerçekleri görür ve kendisine çeki düzen verir.
Yazımı bir ayet ve bir hadisle bitiriyorum;
“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hücurat; 6)
“Bir kimse (mümin) kardeşine kâfir dese, bu küfür ikisinden birine döner. Eğer bunu diyen doğru demişse -zaten öyledir-, eğer dediği doğru değilse, bu küfür ona, söyleyene döner.” (Buharî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)




