26 Ekim 2011 Çarşamba

Tel'ine ve bedduaya âmin

Fethullah Gülen Hocaefendi son Bamteli sohbetinde "Terör ve Kürt sorunu" üzerine çok önemli tespitlerde bulundu. Sohbetin sonunda ise terör örgütüne beddua etti. Bazı gazeteciler -ki içlerinde terör örgütüne tahabbüb gösterenler de var- bu bedduadan hoşlanmadıklarını söylediler.

Takip edenler bilir ki Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmetin misyonunu anlattığı sohbetlerinde "Biz beddua etmemeliyiz. Tel'ine ve bedduaya da âmin dememeliyiz" der. Bu tavsiyeyi yapan Hocaefendi'nin beddua ettiği de çok nadirdir.

Efendimiz de (sav) beddua edilmemesini tavsiye etmiştir. Taif'te taşlandıktan sonra onların helak olabileceği bir durumda iken bile beddua etmemiştir. Fakat harpte namaz vakti geçince müşriklere beddua etmiştir ve çok nadir de olsa beddua ettiği rivayetlerde vardır.

Efendimiz'in (sav) amcası Ebu Leheb sürekli "ellerin kurusun ya Muhammed!" diye beddua ederdi. Bunun üzerine Allah "Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu." ayetini indirmiştir.

Fakat burada ince bir husus var ki, Hocaefendi de beddua etmeden önce o hususun altını çiziyor;

"Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir."

Ve en sonunda belağati müthiş bir dua ediyor;

"Allahumme'hzimhum! ve zelzilhum! ve şeddid şemlehum! ve ferrik cem’ahum! ve mezzikhum kulle mumezzek! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! vec’al be’sehum beynehum! ve la tubelliğ humul emel! vensurna aleyhim...

(Allah'ım onları hezimete uğrat! Onları sars! Yaptıklarını en şiddetlisiyle onlara yap! Birliklerini boz! Aralarını aç! Onları parça parça böl, parçala! İçlerine şiddetli azabını sal! (3 kere) Onları hain emellerine ulaştırma! onlara karşı bize yardım et!)

Kur'ân-ı Kerîm'de müteaddid defa Allah'ın zalimleri sevmediği, gayet iyi bildiği ve zalimleri asla hidayete erdirmeyeceği söylenmektedir. Terör örgütünün zulmü ortadayken ve o ince çizgiyi belirttikten sonra beddua etmemek içten bile değil.

Hocaefendi 10 Aralık 2007 tarihli bamteli sohbetinde "Hac'da nasıl dua etmeliyiz?" sorusuna verdiği cevapta da Türkiye, Hindistan, Pakistan, Suriye, Mısır vb. ülkelerdeki tiranlara da, o ince çizgiyi çektikten sonra beddua etmektedir. Ve ardından halkların belini doğrultması için dua etmektedir. Sanki bir Arap Baharı için...

Bu beddualardan hoşlanmayan, tiranlara ve zalimlere tahabbüb gösterenlere de Bediüzzaman hazretlerinin ikazıyla cevap vermek isterim;

"Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. Buna dikkat ediniz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecâvüze sevk eder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifâde etmesinler..."

25 Ekim 2011 Salı

"Allah'ın sopası yok" Ltd. Şti.

Van depreminden sonra ortaya öyle bir topluluk çıktı ki, aslında binaların değil vicdanların yıkık olduğunu gösterdi. Evet vicdanları yıkık, yüreklerini kerpiç bağlamış, ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte... Selahattin Demirtaş'ın tanımı da gayet yerindeydi; Irkçılık mezunu, faşizmde doktora yapan naylon oyuncaklar...

Bu topluluk, daha dün 99 depremini 28 şubat zulmüne bağlayıp “7.4 yetmedi mi?” diyen insanları yobazlık, bağnazlık, gericilikle suçluyordu. Ama gün geçti devran döndü ve ettikleri hakarete kendileri uğradılar.

Peki her iki tarafın da söylediklerinde doğruluk payı olamaz mı?

Şûrâ suresi 30. ayette; “Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” buyurulmaktadır. Ayet gayet sarih. Ayeti biraz açtığımızda şunları söyleyebiliriz;

İnsanın başına gelen en büyüğünden en küçüğüne kadar her musibet, atom parçacıklarından güneş sistemlerine kadar her şeyi müştemilatıyla yaratan Allah'ın emri dahilinde cereyan eder. İnsan, başına gelen büyük-küçük her musibeti ikaz kabul etmelidir. Kimseyi suçlamaya gitmeden, herkes kendisine bakmalı, kendi muhasebesini yapmalı ve ikazı kendi üzerine almalıdır. İnsanın parmağına bir diken bile batsa boşuna değildir. Kaçırdığımız otobüs, kırdığımız bardak vb. her olay insana bir ikazdır. Anlayabilirsek tabi...

Cenâb-ı Allah Hakîm-i mutlak'tır. Yani her işinde sonsuz hikmetler vardır. Ve beyninin bir kısmını kullanan insan, bu hikmetleri kendi kapasitesi ve ilmiyle yorumlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kavimler, kendilerine gönderilen Peygamberler'i dinlemedikleri, küfürde ve günahta aşırıya gittikleri için deprem ve sâir afetlerle helâk olmuşlardır. Fakat siz tutar da bu ayetleri Müslüman bir toplum için kullanırsanız, farkında olmadan tekfir etmiş olursunuz.

Sadece bu ayetler değil, yazıma serlevha yaptığım Şûrâ suresi 30. ayeti bile bu niyetle kullanmanız yanlış olur.

Bediüzzaman hazretleri der ki; “Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam yaptığın nasihat, bazen onun damarına dokunur, aksülâmel yapar.

Yani siz başına bir musibet gelen bir insana gidip de “yaa işte böyle azarsan başına bu gelir” diyemezsiniz. Canı yanmış bir insana böyle denmez. Bırakın o kendi muhasebesini yapsın, siz de kendi muhasebenizi yapın.

Kaldı ki imanlı bir insanın başına gelen musibetlerin, günahların kirlerini yıkadığı, temizlediği ve deprem gibi musibetlerde ölen mü'minlerin de şehit olduğu hadis-i sahihle sabitken, nasıl olur da ilâhi adalet diyebiliriz?

Yorumlarımızda bile hayır yoksa bari “ya hayır konuş ya da sus” emrine uyalım...

Not: İbrahim Özdabak'ı anlattığım güruh içinde görmüyorum. İbrahim Özdabak'ın başka bir şey murât ettiğini biliyorum. Fakat halkın ekseriyeti o inceliği anlayamayacağı için, o karikatürün bile yanlış olduğunu düşünüyorum. Karikatürü sadece güncel olduğu için yazımda kullandım. Başka bir art niyetim yok.

16 Ekim 2011 Pazar

Hâce

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin canını incitme
Esir-i gurbet-i nalan olan insanı incitme
Tarik-i ışkda bi-çareyi hicranı incitme
Sabır kıl her belaya hâne-yi Rahman'ı incitme

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme

Elin çek meyl-i dünyadan eğer aşık isen yare
Muhabbet camını nuş et asıl Mansur gibi dare
Misafirsin felek bağında bendin salma efkare
Düşersin bir belaya sabrı kıl Mevla verir çare

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zi-şanı incitme

Bulaşma çark-ı dünyaya vücudun pak-tahirken
Güvenme mal u mülk ü mansıbın efnası zahirken
Nic' oldu mali Karun'un felek bağında vafirken
Nedir bu sendeki etvar-ı dert gönlün misafirken

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme

Hasislikden elin çek sen cömerd ol kan-ı ihsan ol
Konuşma cahil-i nadan ile gel ehl-i irfan ol
Hakir ol alem-i zahirde sen ma'nada sultan ol
Karıncanın dahi halin gözet dehre Süleyman ol

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme

Ben insanım diyen insana düşmez şad'u handanlık
Düşen bî-çareyi kaldırmadır alemde insanlık
Hakikat ehlinin hali durur daim perişanlık
Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i cilem-i zî-şanı incitme

Ehl-i irfanım deyü her yerde bendin atma meydana
El elden belki üstündür ne lazım uyma şeytana
Yakın olmak dilersin Hazret-i Hallak-ı ekvana
Cihanda tatlı dilli olması lazımdır insana

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme

Celîs-i meclis-i ehl-i hakikat ol firar etme
Heva-yı nefsine tabi' olan yerde karar etme
Tekebbürlük eden insana asla i'tibar etme
Sana cevr ü cefa ederse bir keş inkisar etme

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme

Vefası var mıdır gör kim sana bu çarh-ı devranın
Eser yeller yerinde hani ya taht-ı Süleyman'ın
Yalınız adı kaldı alem-i zahirde Lokman'ın
Geçer bir lahzada ru'ya misali ömrü insanın

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme

Sana bir faide yokdur bilirsin halk-ı gıybetden
Gözün aç alemi bir bir geçersin çeşm-i ibretden
Zarar gördüm diyen gördün mü sen ehl-i mehabbetden
Yeme kul hakkını korkar isen rüz-i kıyametden

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme

Hakikat bahrinin gavvası ol terk-i mecaz eyle
Çıkar ha alma mazlumun ahın seni i'tiraz ile
Çehil semt-i Habîb'e ey gönül azm-i Hicaz ile
Yüzün tuk hak-i payine hemen arz-ı niyaz ile

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme

Gönül ayinesin silmek gerekdir kalb-i agahe
Muhabbet şems-i dogmuşken ne lazım mihr ile mahe
Ne müşkil hacetin varsa heman arzeyle Allah 'e
Der-i Mevla dururken bakma LÜTFÎ başka dergahe

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme

(Hâce Muhammed Lütfi - Alvarlı Efe Hazretleri)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Babayı bekleyenler

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan askerlerin çocukları bir internet sitesi açmışlar; babamibekliyorum.com
Sitede samimiyetten öte duygu sömürüleri ve acındırma politikaları izlenmiş. İçeri alınan muvazzaf ve emekli askerler; tamamen vatansever, kahraman, "ne yapmışlarsa" vatan için yapan, "söz konusu vatan ise gerisi teferruattır" düsturunu şiar edinen babayiğitler olarak lanse edilmiş. Zaten sitede zırt pırt şu uyarıyla karşılaşıyorsunuz; "babamibekliyorum.com Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin uğradığı haksız suçlamalar sonucu tutuklu bulunan şerefli Türk Askerine destek amaçlı yapılmış bir web sitesidir."

Tamam bu eleştirimin farkına varınca hepinizin aklına aynı şey geliyor; hani nerede masumiyet karinesi?
Lakin zaten ben de suçludurlar demedim. Ha kaldı ki Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Çetin Doğan, Dursun Çiçek, Özden Örnek gibilerinin masum olduklarına da hiç inanmıyorum.

Haklı olarak baba özlemi içerisine düşen asker çocuklarının kurduğu bu siteyi görünce aklıma bir anda başka siteler geldi.
Misal ben de Güneydoğu'da hani şu "jitemci askerler" tarafından, "birilerinin babaları" vasıtasıyla suçsuz günahsız fail-i meçhullere kurban giden, asit kuyularına atılan, terör adı altında katledilen, oğlunun gözü önünde asker tarafından dayak yiyenlerin çocuklarıyla birlikte bir site kursam...

Adı da; "babamiistiyorum.com" olsa...

Ya da "namaz kılıyor, eşinin başörtüsü var" diye irtica adı altında "birilerinin babaları" vasıtasıyla ordudan ihraç edilen asker çocuklarıyla birlikte bir site kursam...

Adı da; "babamisinegeridonsun.com" olsa...

Bir tane de tamamen kendi egolarımı tatmin etmek için bir site kursam...

Onun adı da "azkaldibabalarageleceksiniz.com" olsa...

Efendim? Duyamadım? "Hani nerede masumiyet karinesi?" mi dediniz?

İyi tamam da hani nerede mağduriyet karinesi?

30 Eylül 2011 Cuma

Roni Margulies'den inciler

12 Eylül 2010 Anayasa referandumu için İzmir'de düzenlenen "Yetmez ama evet" sempozyumuna katılmıştım. Ferhat Kentel'in konuşması sırasında Ödp'li bir dingil sahneye fırlayıp konuşmacılara yeşil boya fırlatmıştı. Olaydan sonra konuşma sırası Taraf gazetesi yazarı Roni Margulies'e gelmişti. Roni öyle bir konuşma yaptı ki sürekli kahkahalar ve alkışlarla kesildi. Noktasına virgülüne dokunmadan o konuşmayı paylaşıyorum;

"Şimdi bana yeşil boya attılar tabi sosyalist olduğum için ama Abdurrahman (Dilipak) beye de kızıl boya atacaklar. (Alkışlar)
Bana boya atan bu hıyarağası devrimi Mustafa Kemal'den öğrenmiş. Ben ise Marx'tan öğrendim.

Sen bu hareketi yaparak koruyorsun demektir devrimi, bunun başka bir mantığını ben bilmiyorum. Koruyor, sol olduğunu "devrimcileeaarr!" diye bağıra bağıra mevcut anayasayı dolayısıyla mevcut sistemi koruyor ve bizim gibi (Abdurrahman beyi tenzih ederek söylüyorum çünkü o mürteci:) biz geri kalanlarımız da liboş, o arkadaş da devrimci... Böyle bir manyaklık ancak Türkiye'de olur arkadaşlar. (Alkışlar)

Bugün Türk solunun hemen hemen hepsi; Ödp, Emep, Tkp, Halk evleri gibi örgütlerin tümü Kemalist'tir, solcu değildir, sol olmakla alakası yoktur, mevcut devleti koruyan örgütlerdir.

Öte yandan öyle bir devletten söz ediyoruz ki; yaptığı her şeyi 1923'ten başlayarak, halk adına, ilericilik adına, aydınlanma adına, modernleşme adına, muasır medeniyet seviyesine çıkma adına, antiemperyalizm adına yapmış. Ve bunu yaparken elinde bir halk var. Modernleşecek olan bu halk... Kendisi zaten modern, Mahmut Esat Bozkurt çok modern bir adamdı. Gel gör ki milletvekili olduğu Aydın halkına bakıyor Kemalist Mahmut Esat bey; kaba saba, kıllı, Türk müziği dinleyen opera dinlemeyen, bale yapmayıp saçma halk dansları yapan garip bir halk. Beğenmiyor Mahmut Esat bey bu halkı. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacak ama ya böyle bi millete de egemenlik verilir mi? (Alkışlar)

Bu millet medeni Fransız milleti gibi olsun. Doğru dürüst konuşmayı öğrensin, traş olsun, bale yapsın, opera dinlesin, ondan sonra egemenlik kayıtsız şartsız onun "belki" olabilir. Bu devlet bu halkı adam edecek, misyonu bu. Sadece adam değil! Hem adam olacak, hem Fransız gibi olacak, hem aynı zamanda Türk olacak, Müslüman olacak, Sünni olacak (bazılarınız sevindi tabi ben böyle diyince:) sevinmeyin arkadaşlar bir de laik olacak... (Alkışlar)

Şimdi Türk olacak dediğimiz zaman bir kere Kürtleri halletmen gerekiyor. Müslüman olacak dediğimiz zaman gayrimüslimleri halletmen gerekiyor. Sünni olacak dediğimiz zaman Alevileri halletmen gerekiyor. Laik olacak dediğimiz zaman da başörtülüleri dolayısıyla Müslümanları halletmen gerekiyor. Dikkat ederseniz başka kimse kalmadı. Yani memlekette başka türlü insan yok, ha bir de Mahmut Esat bey var. (Alkışlar)

Bu öyle bir devlet ki; bu şekilde herkesi adam etmeye çalışacaksa, yoğun bir baskı mekanizması kurmak dışında yolu yoktur bunun. Dolayısıyla 1923'te kurulan ve hala başımızda olan Kemalist devlet hepimizin başına sorun açmıştır, çok kanlı dönemler yaşamışısızdır. Pek çoğumuz öldürülmüş, mübadele edilmiş, göç ettirilmiş, dağlara çıkarttırılmış çünkü başka türlü hepimizle baş etmesinin yolu yoktur. Hiç birimizi beğenmiyor çünkü.

Şimdi ben devrimci olarak bu devletten memnun değilim, ben bu devleti değiştiricem. Bu yarın olmayabilir kusura bakmayın biraz daha örgütlenmem gerekiyor. Ama devrimcilik budur. Bunu değiştirirken bir yere kadar aranızda Müslüman arkadaşlarla, sosyalist olmayan arkadaşlarla, bu devletin şu halinden memnun olmayan herkesle beraber mücadele edeceğiz. Çünkü Abdurrahman bey çok güzel ifade etti; ayrı gayrı durduğumuz zaman hepimizin... nasıl bir ifade kuracağımı bilemedim. Hepimizle kolayca baş ediyor. Bir yere kadar beraber yürümemiz gerek. Bugün o yer 12 Eylül 2010'dur. Şu anayasa değişikliklerini geçirmek, 12 Eylül anayasasında ufak da olsa bir delik açmak gerek. Referandumdan sonra ben yine devam edeceğim. Bana çok iyi bir anayasa da yetmiyor. Çünkü o çok iyi anayasanın ardında yine Tsk olacak yine Yargıtay olacak ben devam edeceğim mücadele etmeye. Siz aranızda memnun olmayanlarınız o noktada durursunuz. Kavga da etmeyiz, birbirimizin üzerine boya atmaya da hiç gerek yoktur."

27 Eylül 2011 Salı

Bir senarist olarak Cübbeli Ahmet Hoca

Bir önceki yazımda Cübbeli Ahmet Hoca'nın (bana göre) yanlışlarını görüp yazmıştım. Şimdiye kadar menfi bir tepki almadım. Bu sefer hocanın ilmi yönüyle alakalı yazacağım. Aslında bu haddime değil biliyorum ama yazıyı okuyunca hak vereceksiniz.

Bir önceki yazımda Cübbeli Ahmet Hoca'nın ehl-i sünnete sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemiştim. Hoca ehl-i sünnete öylesine bağlı ki; hiçbir hadisi, “senet-ravi” kritiğine gerek görmeden hepsini sahih kabul ediyor. Öyle ki bir sohbetinde okuduğu bir hadisin kaynağını belirtirken; “Ben bu hadis-i şerifi Süleymaniye kütüphanesindeki bir kitapta gördüm” demişti. Yani Süleymaniye kütüphanesindeki kitapta öyle bir hadis var ki; bu hadisi Buhari, Müslim, Tırmızi, Nesai, İbn-i Mace, Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel gibi hadis üstadları bile görmemiş ama birisi görüp bir kitaba yazmış. Olamaz demiyorum elbette olabilir. Zira Osmanlı özellikle Hadim'ul Haremeyn (kutsal toprakların hizmetçisi) olduğu dönemde Mekke ve Medine'deki değerli eşyaları ve kitapları İstanbul'a getirmişti.

Benim demek istediğim şu; günümüzde öyle ilahiyatçılar var ki (ki bunlar Ahmet Hoca'nın reddiye yazdığı isimler); içerisinde Buhari ve Müslim hadislerinin de geçtiği Kütüb-ü Sitte'ye “Yalan efendim! Uydurma bunlar” diyorlar. Bunlara karşılık Cübbeli Ahmet Hoca da “Uydurma hadis, zayıf hadis diye bir şey yoktur, bütün hadisler sahihtir” diyor. Tamamıyla katılmasam da ben bu konuda yine de Cübbeli Ahmet Hoca'nın tarafındayım. Zira hadis-i şeriflere “yalan” deyip gaflete düşeceğime, Ahmet Hoca gibi hüsn-ü zan gösterip sahihtir derim.

Biliyorum ne maksatla bu başlığı attığımı merak ediyorsunuz. Gelelim asıl meseleye... Cübbeli Ahmet Hoca hemen hemen her sohbetinde ve vaazında ahirzaman meseleri hakkında bir şeyler anlatıyor. Bu konuda kitapları da var.

Hoca ahirzaman meselesinin en çok tartışılan konuları olan “Deccal, Mehdi, Mesih” konusunda bütün hadisleri bir bütün içinde ele alıyor. Risale-i Nur kültürü olmadığı için de hadisleri bir senarist gibi redakte edip ortaya bir senaryo taslağı koyuyor.

Misal Mesih'i anlatırken; “Şimdi gelmedi, gelmesine daha çok var. Gelince elinde kılıncıyla Şam'daki Emevi camisine inecek. Oradan Kudüs'e Mescid-i Aksa'ya gidecek. Giderken yolda her taş ve her ağaç “Benim arkamda Yahudi var gel onu öldür!” diyecek. Mesih onları öldürerek yoluna devam edecek. Mescid-i Aksa'ya gittiğinde orada Mehdi ve talebelerini görecek. Camiye girdiğinde cemaat ona yol açacak ve imamlık makamına doğru yürüyecek. Mehdi “Sen Peygambersin namazı sen kıldır” diyecek. Mesih de “Hayır sen kıldır” diyecek ve Mesih Mehdi'ye namazda tabi olacak. Sonra Mesih Kudüs'ten çıkıp Dikili taş'ın olduğu yere gidecek. Orada Deccal ile karşılaşacak. Deccal Mesih'ten çok uzun olacak. Mesih zıpladığında ancak onun bacağına gelecek ama buna rağmen Mesih Deccal'ı öldürecek.

Mehdi'yi anlatırken de sürekli Adnan Oktar ile kavga ediyor. “Mehdi daha gelmedi, gelecek. Gelince kendini belli edecek. O da Horasan-Şam dolaylarında zühur edecek. Siyah bayrağı olacak. O bayrağı görenler ona koşup talebesi olacak.

Deccal; “Bir adadan zühur edecek. Bir tane merkebi olacak. O merkebin bir kulağı cennet bir kulağı cehennem gibi olacak. Bir gözü kör olacak. Elinin biri delik olacak. Alnında “bu kafirdir!” yazacak.

Evet işte ele geçirdiğim senaryo! Hocanın anlattığı bu olay ahirzaman hadis-i şeriflerinin toplamından oluşan bir senaryo aslında yeni değil. Bir önceki yazımda dediğim gibi hoca çağı doğru okuyamadığından hadis-i şerifleri böyle basitçe yorumluyor. Çağı doğru okuyamamasının en büyük nedeni de çağımızın eseri olan Risale-i Nur Külliyatına vakıf olamamasındandır.

Risale-i Nur'u da geçtim. İmtihan sırrı, imtihan perdesi diye bir olay var. Şu anlattıklarının bugün olduğunu bir düşünsenize; Sosyal, yazılı ve görsel medyanın bu kadar geliştiği günümüzde (ilerde daha da gelişecek) Şam'daki Emevi camisinin minaresine elinde kılıncıyla Mesih iniyor. Anında bütün gazeteciler orada. Fotoğraflar, flaşlar vs. Mesih minareden inmeyedursun anında etrafını saracaklardır. “Sayın Mesih! Deccal'ı öldürecek misiniz? Efendim! Kudüs'e ziyaretinizin sebebi nedir?” gibi sorular...

Dalga geçmiyorum hemen tepki göstermeyin. Olayı akla mantığa yaklaştırmak istiyorum. Yani düşünün ki bütün dünyanın gündemi, aynı anda zühur eden Mesih, Mehdi ve Deccal. Gazetelerin manşeti bunlardan geçilmiyor. Ve yaşananlar 15 asır evvel Efendimiz (sav) tarafından söylendiği için de imtihan perdesi yırtılıyor.

Yani düşünün adanın birinden bir adam zühur ediyor ve bir eşekle dolaşıyor. Allah aşkına hangi asırdayız yahu? Şu asırda bile köy dışında eşeğe binen adama gülerler. Buna rağmen Cübbeli Ahmet Hoca diyor ki; Deccal'ın gelmesine nerden baksan yarım asırdan fazla var. Yani hocanın söylediğine göre Deccal, Jetgiller gibi bir devirde gelecek ve bir eşekle dolaşacak.

Alnında da “bu kafirdir!” yazacakmış. Hani bu Deccal Mehdi gibi müspet birisi olsa herkes Deccal olabilmek için alnına “bu kafirdir!” dövmesi yaptırır ama değil işte.

Ancak yaşadığı çağı doğru okuyamayan birisi ahirzaman hadislerini böyle anlatır. Anlatır demek de yanlış olur. Ezberlemiş, sıraya dizmiş okuyor. Halbuki ahirzamanda kıyamet alametleri olarak ifade edilen hadis-i şeriflerde anlatılan hususlar, teşbih ve temsillerle anlatılmıştır. Manay-ı sarihinden başka lazimi manaları murat edilmiştir. Cübbeli Ahmet Hoca bu hadisleri yorumlayamıyor ama inkar da etmiyor. Abdülaziz Bayındır gibi ilahiyatçılar ise de yorumlayamadıklarından uydurmadır diyorlar.

Bunu şimdiye kadar tek ve doğru yorumlayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi'dir. Üstad; Mehdi, Mesih ve Deccal'ın şahs-ı manevi olduklarını ifade etmiştir.

İşte Üstad'ın ahirzaman hadislerinden bir tanesini te'vil edişi ve Mesih&Deccal hakkındaki yorumu;

Sual: Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umûmîyetle îmana geldikten sonra nasıl umûmîyetle küfre giderler?


Elcevab: Hadîs-i sahihte rivayet edilen: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal’ı öldüreceğiniîmanı zaîf olanlar istib’ad ediyorlar. Onun hakîkatı îzah edilse, hiç istib’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:


O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri ma’na budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:


Birisi: Nifak perdesi altında, risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şerîat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nurânîsine bağlanan, ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nurânî, o Süfyan’ın şahs-ı ma’nevîsi olan cereyan-ı münâfıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.


İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vâsıtasiyle intişar ederek kuvvet bulup ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişâhı tanımayan ve ordudaki zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabûl etmiyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nevi pâdişâhlık ve bir gûna hâkimiyet verir. Öyle de: Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarâne surî hükümetini bir nevi rubûbiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcad edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet da’va etmesi, ne derece ahmakcasına bir maskaralık olduğu ma’lûmdur.


İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i ma’nevîyesinden ibaret olan hakîki İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni Rahmet-i İlâhîyenin semâsından nüzûl edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dîni o hakîkata karşı tasaffi edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakâik-i İslâmiye ile birleşecek; ma’nen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir... Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs-ı ma’nevîsi tâbi’; ve İslâmiyet metbu’ makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.


Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsevîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak isti’dâdında iken, âlem-i semavâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır. Evet, her vakit semavâttan melâikeleri yere gönderen ve ba’zı vakitte insan sûretine vaz’eden (Hazret-i Cibrîl’in “Dıhye” sûretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hatta ölmüş evliyâların çoklarının ervahlarını cesed-i misâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ı, İsâ dinine âid en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakîkaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil..belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek.


Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakîki İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nûr-u îman ile O’nu tanır. Yoksa bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır. 


Suâl: Rivayetlerde gelmiş ki: “Deccal’ın bir yalancı Cennet’i var; kendine tâbi’ olanları ona atar. Hem yalancı bir Cehennemi var; tâbi’ olmayanları ona atar. Hatta o kendi merkebinin de bir kulağını Cennet gibi, bir kulağını da Cehennem gibi yapmış... Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır...” diye târifat var?


Elcevab: Deccal’ın şahs-ı sûrîsi insan gibidir. Mağrur, fir’avnlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan; sûrî, cebbârâne olan hâkimiyetine, ulûhiyet nâmını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı ma’nevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccal’a âid tavsifat-ı müdhişe ona işâret eder. Bir vakit Japonya’nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal’asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanı’nın bu sûrette tasviriyle, ordusunun şahs-ı ma’nevîsi gösterilmiş.


Amma Deccal’ın yalancı Cennet’i ise, medeniyetin cazibedar lehviyatı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vâsıtadır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tâbi’ olmayanları ba’zan ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yâni diğer başı Cennet gibi tefriş edilmiş, tâbi’ olanları oraya oturtur. Zâten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefâhet ve dünya için yalancı bir Cennet getirir. Biçâre ehl-i diyânet ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde Cehennem zebânisi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.


İşte İsevîliğin dîn-i hakîkisi zuhur ile ve İslâmiyete inkılâb etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nûrunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “Elhükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmıyacak, yâni ehemmiyetli bir cemâat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkiye sâhib olacak bir sûrette “Allah Allah” denilmeyecek demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlûb düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı ânında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i îmanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır. (On beşinci mektup – Dördüncü sual)

Cübbeli Ahmet Hoca bu konuda kendini geliştirmek istiyorsa Risale-i Nur'u bir program dahilinde okumalıdır. Yoksa "his yok, hareket yok, acı yok leş mi kesildin?" Ondan sonra bekle Deccal gelecek de, Mehdi gelecek de, Hz. Mesih inecek de bizi kurtaracak kıyamete kadar bekler durur...

24 Eylül 2011 Cumartesi

Cübbeli Ahmet Hoca ve ekibi

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü hoca ehl-i sünnete sıkı sıkıya bağlı, medrese eğitiminden geçmiş bir müderristir. Medyatik olana kadar hüsn-ü zan besliyordum. Fatih Altaylı'nın programında ilk gördüğümde “Eyvah! Fatih Altaylı'nın ağına düşmüş yazık!” dedim. Zira bilirim ki Altaylı son derece uyanıktır ve işin içinde çıkarı olmayacaksa bir hocayı ekranlara çıkarmaz.

Zira biz Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz ve İsmail Nacar gibi ağzından çıkan iki laftan birisinin “yalan efendim!” olan hocalara alışmıştık.
Sonra kuşkularımda haklı çıktım ve Fatih Altaylı'nın asıl maksadını anlamış oldum ama maalesef Cübbeli Ahmet Hoca anlamamış...

Programda Fatih Altaylı o kadar kahkahadan, reytingden sonra can alıcı sorusunu sordu; “Hocam Risale-i Nur. Yani nedir? Tefsir midir farklı bir şey midir nedir?
Cübbeli Ahmet Hoca da okuyup araştırmadan Risale-i Nur'u tenkit etti. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde görevli bir profesörün görüşlerini aktardı. Bediüzzaman diyormuş ki; “Yahudi ve Hıristiyanlar cennete girecek.”

Fatih Altaylı müthiş ortasını rakibe çarptırarak gole dönüştürmüştü ve amacına ulaşmıştı.
Cübbeli Ahmet Hoca'nın Risale-i Nur ile ilgili söylediği ehl-i necat konusu İmam Gazali'nin Faysalü't Tefrika adlı eserinde geçiyor. Yani Cübbeli Ahmet Hoca aslında Bediüzzaman'ı değil, İmam Gazali'yi tenkit etmiş oldu. Sonrasında Mehmed Paksu'nun gayretleriyle Cübbeli Ahmet Hoca hatasını anlamış ve Moral Fm'e çıkarak herkesten özür dilemiştir.

Sonrasında anladık ki Yahudi ve Hıristiyanların akibeti Cübbeli Ahmet Hoca'ya baya baya dert olmuş. Geceleri rüyasında bu konuyla alakalı rüyalar gördüğünü, “cehenneme gideceksiniz! cehennemliksiniz cehenneeem!” diyerek uyandığını düşünüyorum.

Cübbeli Ahmet Hoca Yiğit Bulut'un da konuğu oldu. Jöleli tıpkı Altaylı gibi gırgır şamatadan sonra 10 puanlık uzmanlık sorusunu sordu yani ortayı açtı; Hocam Fethullah Gülen için ne dersiniz?

Risale-i Nur konusunda menfi şeyler söyleyen Cübbeli Ahmet Hoca bu sefer kendi kalesine gol atmadı ve topu ceza sahasından uzaklaştırarak gayet müspet şeyler söyledi; “Ehl-i Sünnete bağlı âlim bir hocadır...

Fakat çok enteresan bir çelişkiyi paylaşmak istiyorum. Cübbeli Ahmet Hoca Yahudi ve Hıristiyanların akibeti konusunda söylediği her sözü Dinlerarası Diyaloğa dayandırıp, diyalogçulara verip veriştiriyor ve “Dinlerarası Diyalog ehl-i sünnete ters, kafir işi bir icraattir” diyerek binlerce insanı tekfir ediyor. Benim anlamadığım şu; herkes biliyor ki Türkiye'de ve dünyada Dinlerarası Diyaloğu Fethullah Gülen Hocaefendi başlatmıştır ve yapılan bütün icraatleri halen desteklemektedir. Her fırsatta Samanyolu tv ve Zaman gazetesine çatan Cübbeli Ahmet Hoca, söz konusu Fethullah Gülen Hocaefendi olunca neden konuşamıyor da övüyor? Yoksa Hocaefendi'den korkuyor mu? Âlim korkar mı yahu?

Sadece Hocaefendi de değil Hüseyin Gülerce'den bile korkuyor. Yiğit Bulut'un programında Zaman gazetesinde çıkan bir haberi tenkit ediyordu. Habere göre Urfa'da bir camide Hıristiyan bir erkek ve Müslüman bir kadının nikahı kıyılmış. Nikahın ardından bizim Hıristiyan enişte “hem Hıristiyanım hem de Müslümanım” demiş. Cübbeli Ahmet Hoca da habere göre hüküm vererek insanları tekfir ediyordu. Derken yayına Hüseyin Gülerce bağlandı. Jöleli, Gülerce'nin bağlandığını söyleyince Cübbeli Ahmet Hoca'nın rengi attı. Hüseyin Gülerce habere konu olan olayın aslını, Hıristiyan erkeğin kelime-i şehadet getirerek Müslüman olduğunu söyledi. Cübbeli Ahmet Hoca hem hüm kem küm etti ama nafile...

Cübbeli Ahmet Hoca Dinlerarası Diyalog konusundan vakit buldukça diğer hocalara reddiye yazmaktadır. Bu iş de tıpkı diğerleri gibi ona büyük bir haz veriyor olmalı. Mustafa İslamoğlu, Adnan Oktar, Abdülaziz Bayındır, Hayreddin Karaman, Süleyman Ateş başlıca uğraşları. Bunun yanı sıra Ahmed Şahin ve Hekimoğlu İsmail'e de ara sıra dokundurur.
Gördüğünüz gibi tam bir “ben tek siz hepiniz!” vakası...

Tabi ki Cübbeli Ahmet Hoca bu mücadeleyi tek başına vermiyor. Cemaati içerisinde kendisini bu gereksiz işe adamış bir çok insanla el ele verip çalışıyor. Fakat bu ekip, 28 Şubat'ın kaset furyasında olduğu gibi montaj işinde ustalaşmış. Görüntüleri kesip, kişilerin konuşmalarını “küfür” formatı içerisine sokarak Facebook gibi sosyal iletişim ağlarından insanlara ulaştırıyor.

Bir örnek vereyim; Cübbeli Ahmet Hoca camide verdiği bir vaazda Samanyolu Tv'de yayınlanan bir dizide Yahudi ve Hıristiyanların cennete gideceğinin söylendiğini anlatmıştı. Bunu anlatırken de; “dansöz seyretsen günahkar olursun, bunları seyretsen gavur olursun. İslami gibi geçinip ne zehirler yutturuyorlar” diyerek tekfirde depara kalkmıştır. Akabinde ekibi bu diziyi bulup, dizide geçen o bölümü keserek sosyal iletişim ağlarına eklediler ve bu böyle aylarca sürdü.

İş artık sıkıntılı bir hal almış olacak ki, böyle gereksiz işlerle uğraşmamayı şiar edinmiş Samanyolu grubu yazılı bir açıklama yaparak Cübbeli Ahmet Hoca'yı yine tekzip etti.
Bahsi geçen dizi “Hakkını Helal Et” dizisidir. Dizinin 12. bölümünde gayrimüslim olan Agop'un İslamı seçmesi işlenmiştir. Montajlanan ve kesilen kısmında ise dizi karakteri “Allah yapılan iyilikleri karşılıksız bırakmaz” diyor. Yorum yapmama gerek var mı?

Ben Cübbeli Ahmet Hoca'nın oturup da Stv dizileri izlediğini, Zaman gazetesi okuduğunu düşünmüyorum. Sadece bunlar değil, reddiye yazdığı hocaların hiç birisini takip ettiğini düşünmüyorum. Hoca'ya bunca materyali getiren onun ekibi olmalı. Peki kim bu ekip? İşte asıl araştırılması gereken bu. İrticayla mücadele eylem planında “Gülen cemaatine karşı kullanılmalı” denilen Ömer Öngüt cemaati de tıpkı Cübbeli'nin ekibi gibi çalışıyordu. Ben bu işin de içinde ciddi ciddi Ergenekon'un olduğunu düşünüyorum. İsmailağa cemaatindeki iki âlimin camide katledilmesi ve Cübbeli Ahmet Hoca'nın kaseti de bu tezimi güçlendiriyor.

Cübbeli Ahmet Hoca Ergenekon'a çalışıyor” falan demiyorum. Öyle bir şeyi ima bile etmiyorum. Lakin çağı doğru okumayan Hoca'nın düşmanını da rahatça sezebileceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyorum. Bu yüzden bilerek olmasa da bilmeyerek, dolaylı yoldan Ergenekon'a hizmet ettiğini düşünüyorum. İnşaallah gerçekleri görür ve kendisine çeki düzen verir.

Yazımı bir ayet ve bir hadisle bitiriyorum;

Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hücurat; 6)
Bir kimse (mümin) kardeşine kâfir dese, bu küfür ikisinden birine döner. Eğer bunu diyen doğru demişse -zaten öyledir-, eğer dediği doğru değilse, bu küfür ona, söyleyene döner.” (Buharî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111)

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Atatürk'e dua

Dün haberlerde okumuşsunuzdur. Mersin'de 30 Ağustos münasebetiyle Şehitlik ziyaretinde ilçe müftüsü dua ederken Atatürk ve silah arkadaşlarını es geçmiş. Kemalizmin yılmaz savunucusu Chp'nin Mersin milletvekili İsa Gök de gürlemiş tabi.
Demiş ki; "30 Ağustos Zafer Bayramı'ndan önce şehitlik ziyaret ediliyorsa, bakanı, valisi, herkes buradaysa, 30 Ağustos kahramanlarına dua okunmak zorundadır. Bu ülkede ulu önder Atatürk'e ve silah arkadaşlarına bir rahmetten bu kadar mı korkuluyor?"

Evet İsacığım korkuluyor. Neden mi? Anlatayım;

İzmir'de bir imam hatip yurdunun açılış törenindeyiz. Yurdun yapımında emeği geçmiş yaşlı bir amcamız da ön saflarda duruyor. Açılış merasiminin programında Atatürk ve silah arkadaşları için saygı duruşu da var. Tam saygı duruşuna geçilecekken amcamız "Yahu bu saygı duruşunun ne faydası var? Bari bir dua edelim onlara fatiha okuyalım" dedi. Kimse ciddiye almadı saygı duruşuna geçildi ve merasim sona erdi. Merasimden 3 gün sonra amcamızın evine polisler geliyor. Amcamızın merasimde sarfettiği sözler nedeniyle hakkında soruşturma açılmış. 5816 sayılı Atatürk'ü koruma kanunundan yargılandı ve nasıl olduysa beraat etti.

Mahalle camimizin bülbül sesli imamı anlatmıştı; Karşıyaka'da bir eve mevlid okumaya gitmiştim. Mevlid bitti duayı yaptırdım. Yaşlı bir amca ayağa kalktı, "Hoca! Sesin güzel, güzel de okudun ama bir şeyi atladın! Atatürk ve silah arkadaşlarına dua etmeyi unuttun!"
"Amca dikkat ettiysen ben insan olarak sadece Efendimiz'e (sav) dua ettim. Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya dua etmedim. Şimdi Atatürk bu diğer peygamberlerden daha mı büyük de sen buna takıldın?"
"Tabii ki büyük! Atatürk bütün dinlerin bir şümûlüdür" deyince ben sustum, özür diledim ve çıktım.

Bu, Atatürkçü İzmir'den sana iki örnek İsacığım. Böyle bir kanunun olduğu "laik" bir ülkede Atatürk'ün adını dini bir münacaata katınca suç oluyor, katmayınca insanlar küfre depar atıyor. Ne yapacağımızı biz de bilmiyoruz. Bırak en iyisi bu işleri...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Türkiye'nin en büyük köyü

Resme bakınca hangi şehir olduğunu anlayamazsınız. İzmir denince sizin aklınıza ya Saat Kulesi gelir ya da Kordon. Zaten sorun da bundan ibaret; güzeli göster, kötüyü sakla...
Tamam her kartpostalda şehrin sembolü veya en güzel yerleri gösterilir ama İzmir'de kötü yerler, güzelden daha çok olduğundan güzele odaklanmakta zorluk çekiyoruz. Yanda gördüğünüz resim İzmir'in Kadıfekale semti. Onun hemen karşısında da aynı görüntüde bir başka semt Gürçeşme var. Siz oradan baktığınızda şirin bir Anadolu köyü zannedersiniz ama İzmir şirin olmayan global bir taşra köyüdür.

Geçenlerde Kemeraltı'nda dolaşırken her zamanki gibi gördüğüm bir sahaf dükkanına daldım. Bu sefer kitaplardan çok dergilerle ilgilendim. Elime İzmir'de çıkan haftalık bir dergi geçti. Dergi 1973 yılında basılmıştı ve kapağında İzmir ile ilgili eleştirel bir yazı vardı. Yazının sahibi Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin kurucusu Prof. Dr. Rauf Beyru idi. Beyru daha sonra bu yazılarını "19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam" adlı kitabında toplamış. Beyru dergide öyle bir yazı yazmış ki, İzmir'i resmen yerin dibine sokmuş. Bundan tam 38 sene önce İzmir'in notunu vermiş. Rauf Beyru yazının giriş bölümünde şöyle diyor İzmir için;

"Evlerin musluklarından su akmaz, elektrikler sık sık kesilir, trafik tam bir keşmekeş içinde... Plansızlığın, büyük şehirlerimize bıraktığı kötü hediyelerdir bunlar. İstanbul'da Haliç kaybolurken, İzmir körfezi yıllar sonra renk değiştirerek kahverengi bir görünüm aldı. İzmir'de imar durumu, dünyanın hiç bir kentinde görünmeyen bir rezalet."

Rauf Beyru'nun yazdığı sorunlardan bugün sadece iki tanesi hallolmuş durumda. Artık evlerimizin musluklarından arsenikli de olsa su akıyor ve artık elektriklerimiz sık sık kesilmiyor.

Trafik sorunuysa "yazıdan 30 yıl sonra" halledilmeye başladı, tedricen de olsa halledilmeye çalışılıyor sanki. Misal "yazıdan 30 yıl sonra" trafik sorunu en kalabalık olan yerlerden Çiğli'ye alt geçitler yapıldı. Yine sorun yaşayan yerlerden Gaziemir'e -ki havaalanı yoludur- alt geçitler yapıldı ve bir tane de Tepecik'e yapıldı. O da sırf İzban hattına yol açabilmek için...

Şehir planlaması konusunda resimde gördüğünüz yerler "yazıdan 38 yıl sonra" yıkılmaya başlandı. Öyle sanıyorum ki 10 yıl içinde semt halkı sorun çıkarmazsa tamamen boşaltılır ve yeni bir planlamaya gidilir. Dar sokakların kaldırımlarını söküp yeni kaldırımlarla daha da daraltan bir belediyeden yeni bir planlama beklemek de bizim saflığımız ya neyse...

Gelelim körfez konusuna... Rauf Beyru yazısında Haliç ve Körfez sorunlarını ele almış. Haliç sorunu "yazıdan 22 yıl sonra" Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında halledildi. İzmir körfezi ise sanırım "yazıdan 32 yıl sonra" temizlenerek halledildi. Fakat şimdi yeniden kokmaya başladı ve o günkü temizlemenin sadece günü kurtarma adına olduğu anlaşıldı.
Şunu anlatmadan da geçemeyeceğim; seçim zamanlarından birinde Kemal Kılıçdaroğlu İzmir'e gelmişti. İzmir'in sorunlarını ele alırken, "Başkan (Kocaoğlu) Haliç'i (İzmir körfezini kastediyor) temizleyecek ve İzmirliler Haliç'te yüzecek" demişti. Bunu bir kaç kez üst üste tekrarlayınca millet gülmeye başladı. Sonra da "Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıydım o yüzden karıştırdım eheh" demişti. E peki Kağıttepe? Neyse geçelim...

Geçen ay Hürriyet gazetesi yazarlarından Cengiz Semercioğlu İzmir belediyeleri hakkında eleştirel bir yazı kaleme aldı. Aradan 1 ay bile geçmeden bugünkü yazısında (okurlarından gelen baskıyla) İzmir belediyelerinin isterse nasıl çalışabileceğini yazmış. Çalışmaktan kastıysa yazıda belirttiği üzere, Alaçatı'ya yapılan asfalt çalışması ve Kıbrıs Şehitlerindeki parke çalışması. Yani Semercioğlu bir asfalt ve bir kaç parkeye tav olmuş ve İzmir belediyelerine daha çok zarar vermemesi için böyle bir yazı kaleme almış.

İzmir'de asfalt işi her mahallede var. Olaylar şöyle gelişiyor; önce İzmirgaz ekipleri mahalleye gelip doğalgaz için her yeri kazarlar. İşleri bitince toprakla kapatırlar ama kasisler günlerce belki haftalarca arabanızın bütün aksamlarını perişan eder. Sonra belediye ekipleri gelir oraya asfalt dökerler ve düzelir. Ardından Superonline gelir ve fiberoptik kablo döşemek için yeniden kazar ve toprakla kapatır ve daha sonra Ttnet aynı iş için gelir ve bu böyle aylarca devam eder ve birilerinin cebi dolar.

Kıbrıs Şehitleri caddesi İzmir'in en merkezi yeri, İstanbul'un İstiklal caddesi gibi bir yerdir. Bırakın oranın parkelerini de yenilesinler bir zahmet...

İşte Türkiye'nin en büyük köyünün hali bu...
Bitmeyen metro, trafik, yağmur sonrası sellerin oluştuğu altyapı problemi ve daha niceleriyle İzmir. Türkiye'nin (kağıt üzerinde) 3. büyük şehri olan İzmir...
Kayseri ve Gaziantep çoktan geçmiş de haberi yok İzmir'in...
Rauf Beyru'nun 19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam kitabında anlattıklarını biraz daha genişletsek rahatlıkla 21. Yüzyılda İzmir'de Yaşam kitabını yazabiliriz.
Umudumuz 22. yüzyılda daha iyi bir İzmir'in olması. Tabi kainatın ömrü buna yeterse...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Kurtuluyor dizginler

Bir rivayette, "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. (Kenzü'l-Ummal, 11:261,301; Şerü's-Sünne, Begavi, 7:326)
Gaybı ancak Allah bilir. Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. 
Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor.

Mahkemenin müdde-i umûmisi benden sordu: 

Mahrem Beşinci Şua'da demişsin, "Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak." Muradın, orduyu hükûmete karşı itaatsizliğe sevk etmektir. 

Ben de dedim: 

Maksadım, "o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek; ordu onun tahakkümünden kurtulacak" demektir.

Bediüzzaman Said Nursi

12 Temmuz 2011 Salı

Dersim Katliamı

Neymiş efendim Mustafa Kemal o zamanlar hasta olduğu için olaylardan haberi bile yokmuş. E peki 17 Kasım 1937'de Tunceli Pertek Halkevi'nin önünde Sabiha Gökçen ile birlikte ne yapıyordu?















Hasta falan değildi. Bizzat Trabzon'daki şimdiki "Atatürk Köşkü"nden planlayıp yönlendirmişti harekâtı...
Şimdiki Trabzon Atatürk Köşkünün girişindeki tabela;








İşte bu da harekatı planladığı harita;
















Harekatın en önemli faktörü ilk bayan savaş pilotumuz! Sabiha Gökçen'dir. Harekatı başarıyla yönetmiş, Dersim semâlarında Ebabil kuşları gibi süzülüp aydınlanma bombalarını halkın üzerine atmıştır. Bu tabirler bana ait değil. 2001 yılında PTT'nin çıkarttığı hatıra posta pulları koleksiyonundan bir pulda yazıyor.

İşte o pul;



















Operasyondan sonra Bursa'da bir mahalle, camisiyle birlikte Sabiha Gökçen'in üzerine tapulanmıştır. Bugün hâlâ Sabiha Gökçen'in oğlu kiraları toplamaktadır.

1972 yılında Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığının resmi yayınlarından çıkan "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" kitabından Dersim harekatı ile ilgili planlar;





































Zâlimler için yaşasın cehennem!

1931-1941 MEB Tarih kitabı

1931 yılında Fransız tarihçi Leone Caetano'nun "İslam Tarihi" eserinin bir kısmını Mustafa Kemal Türkçe'ye çevirmiştir. Kendi el yazısıyla tuttuğu notları; Doğu Perinçek, Kaynak Yayınlarından çıkardığı 4 ciltlik "Kemalist Devrimin Tarih Tezi" eserinde, "Atatürk dini ideolojiyi batılılaşmanın önünde bir barikat görüyordu" diyerek neşretmiştir.
Daha sonra Mustafa Kemal çeviri işini Afet İnan'a vermiştir.
Çevrilen eser, Milli Eğitim Bakanlığının onayıyla ortaokul ve liselerde okutulan tarih kitaplarının müfredatına sokulmuştur.
Yalan söyleyen tarih sayesinde bu kitaptan bîhaber iken, alemin kralı Ali Tuncay abinin bilgilendirmesiyle bu kitabın peşine düşmüştüm.
2-3 gün boyunca İzmir Milli Kütüphanesinde aradım ve buldum. Dışarıya kitap çıkarmak yasak olduğu için sadece önemli kısımların fotokopisini çektirdim.
10 yıl boyunca okullarda okutulan bu kitap 1941 yılında müfredattan kaldırılıyor. Böylece 1940'ta kurulan köy enstitülerine alt yapı ve hazırlık tamamlanmış oluyor.
"Aydınlanma!" operasyonu başarıyla gerçekleştirilmiştir...

İşte o kitap;




29 Haziran 2011 Çarşamba

Özdemir İnce & Bediüzzaman - 2

Şu kesin: Kuran, toplumcu, solcu, paylaşımcı ve antikapitalist bir metindir. Kuran, halk için inmiştir, ruhbanın aracılığına, yorumuna ihtiyaç yoktur! Bir kez olsun yukarıdaki ayetleri tartıştırmayı düşünmez misiniz?





Bir zaman bîaman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desîse niyetiyle, hem inkâr sûretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek şemâtetkârâne bir istifhâmıyla dört şey sordu bizden. Altı yüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desîsesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatap etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var;

- İslam "Mezâhim-i hâzıra (bugünkü sıkıntıları) nasıl tedâvi eder?"

- Hurmet-i ribâ, (faiz yasağı) hem vücûb-u zekâtla. Buna dâir şâhidim;
Allah fâizin bereketini giderip onu mahveder. (Bakara; 276)
Allah, alışverişi helal, fâizi haram kılmıştır. (Bakara; 275)
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin (Bakara; 43)

- İhtilâl-i beşere (isyanlara) ne nazarla bakıyor?

- Sa'y (çalışmak) asıl, esastır. Servet-i insaniye zâlimlerde toplanmaz; saklanmaz ellerinde. Buna dâir şâhidim:
İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm; 39)
Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azabı müjdele. (Tevbe; 34)

İhtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci Kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne."
İkinci Kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir; ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal' eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal' edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye, âlem kapısında durup, ribâya "Yasaktır!" der. "Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!" diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, "Girmeyiniz!" emreder.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Cennetâsâ bir bahar, bir Yiğit ve bir Cemre Beklentisi

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin 'ba'su ba'del-mevt' imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, 'bu O'dur' deyip, 'seniye-i vedâ' türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inat, sema, 'gözlerin kuruması murat' dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf'un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu..

Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sînemiz, Hüseyin'in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayâl etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâydın yürekdendin..!

Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, 'girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil' demiştin..!

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb...!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hûrilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: 'Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.' Nerdesin Mus'ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra'nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans'ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye'ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te'dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işitin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: 'Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki...' sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin...!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim 'Bilmiyorum' sözünden başka, ona bir lâf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde..!

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar... İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, 'Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân' , sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin...!

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. 'Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün.'

Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir...!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız...

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme...!

*** (Mart-1981)

19 Haziran 2011 Pazar

TBMM'de yeni dönemin şifresi

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et.
Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Eğer seni aldatmak isterlerse bilmiş ol ki sana yetecek Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla ve inananlarla destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır.
Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın.
Fakat, Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfal; 61-63)

16 Haziran 2011 Perşembe

Türkçe Olimpiyatları üzerine

Bu yıl dokuzuncusu düzenlenecek olan Türkçe Olimpiyatları, her sene olduğu gibi bu sene de klasik tartışmalara yol açacaktır.

Bu konuda iki ana eleştirel nokta vardır. Birisi; yapılan işin bir kültür emperyalizmi olduğu, diğeri de cemaatin bundan maddi veya manevi nasıl bir kazanç sağlayacağıdır.

Birincisinden başlayalım;

Kültür emperyalizmi; adı üstünde kültür sömürücülüğüdür. Sömürücülük ise karşı tarafa zor kullanarak, baskıyla, çoğu zaman zulümle uygulanır. Halbuki yurtdışında açılan Türk kolejlerinde zorlama, baskı ve zulüm yoktur. Zira o okulların hepsi, bulundukları ülkelerin özel okullarıdır. Yani kimse çocuğunu oraya vermeye muhtaç değil. Ayrıca Türkçe eğitim, tüm okullarda seçmeli derstir. Yani öğrenci isterse Türkçe öğrenir, istemezse öğrenmez.

Buna kültür emperyalizmi demek, insafsızlıktan çok cehalettir. Çünkü kültür emperyalizmi, tek parti diktasının yaptığı gibi olur. Türk Halk Müziği dinlemeyi yasaklar, onun yerine; Mozart, Bach, Beethoven dinletmek ister. Folklorü yasaklar, onun yerine; bale, dans, vals, tango yaptırmak ister. Kur'ân dahil tüm dini kitapları yasaklar, onun yerine; batı klasiklerini okutmak ister. İşte kültür emperyalizmi budur...

Gelelim maddi ve manevi kazanç kısmına;

Öncelikle bu okullardan maddi hiçbir kazanç beklenmiyor. Okullar bırakın kâr etmeyi, çoğu zaman zarar ettiği için Anadolu insanının himmetine muhtaç durumdadır. Kendi kendini idare eden ülkelerin sayısı bir elin parmakları kadar. Fakat maddi kazanç sadece para ve kâr odaklı olmadığı için elbette beklenen birşeyler var. Bunu bir yazar şöyle ifade etmişti; “Hayal ediyorum; bundan 15-20 sene sonra Birleşmiş Milletler meclisinde diğer ülkelerin temsilcileri Türk okullarından mezun olan öğrenciler olsun.”
Evet işte bu bir maddi kazançtır...

Manevi kısmı ise asıl gayedir; Rızay-ı ilahi ve ilay-ı kelimetullah...

Dilini yolunu bilmediği, haritada bile gösteremeyeceği bir ülkeye sırf Allah rızası için hicret eden insanların tek bir amacı var; Nâm-ı Celil-i Muhammedî'yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak...

İslam'da “müellefe-i kulûb” diye bir sınıf vardır. Bu sınıf; kalpleri İslam'a karşı yumuşatılmak, zararsız hale getirilmek veya dinde sebat ettirilmek istenen kimseleri ifade eder.

Bu okullarda okuyan akil-baliğ olmamış çocuklar, henüz İslam fıtratı üzeredirler. Yetişkin olanlar ise müellefe-i kulûb'tur.

“Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü...” diyor ya Cemil Meriç...

İşte Türkçe Olimpiyatları bir köprüdür. Bânîlerine selam olsun...

14 Haziran 2011 Salı

Biz babadan böyle gördük

Bu parti;

İnsanların kılık kıyafetine karışmış, uymayanları astırmış,
İnsanların ne dinleyeceğine, ne okuyacağına karar vermiş,
Sahte ayaklanmalar çıkarıp insanları katletmiş,
İnsanların inançlarını değiştirmeleri için çabalamış,
İnsanların ibadetine karışmış,
İnsanları açlık ve sefalete sürüklemiş,
Zaruret yetmiyormuş gibi ihtilaf çıkartmış,
"Demokrasiye geçiş" adı altında yıllarca antidemokratik bir şekilde tek parti diktasıyla zulmetmiş,
Çok partili hayata geçip seçimi kaybedince darbe yaptırmış ve Adnan Menderes ile arkadaşlarını astırmış,
Kurulduğu günden beri tek bir fayda gösterememiş ve iktidar olamamış bir partidir.

Peki tüm bunlara rağmen neden hala CHP'ye oy veriyorsunuz, bugüne kadar bir faydasını gördünüz mü?

“Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler. (Şuara; 74)

9 Haziran 2011 Perşembe

Ne değişti Sayın "Demokrat"?

“Demokrat” Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, milliyetçi duruşuyla bilinen bir siyasetçidir. Uzun yıllar Kazakistan'daki Ahmed Yesevi Üniversitesinde mütevelli heyeti başkanlığı yaptı. Aynı yıllarda ve aynı ülkede Gülen cemaati de okullar açmaya başladı.

Kendi ifadesiyle; “1978'de İzmir'de Fethullah Gülen ile tanıştım” diyen Zeybek, cemaat ve faaliyetleriyle de Kazakistan yıllarında tanışmış. Önemli ve yararlı işler yaptığı için desteklemiş.

Gerçi 90’lı yılların başında Kırıkkale’de düzenlenen bir konferansta; “Ben kendisini hiç görmedim tanımadım ama dünyanın değişik yerlerinde okul açtıran bir Hocaefendi varmış.” demişti.

Fakat Namık Kemal Zeybek, 3 Haziran 2004'te Tercüman gazetesinde yazdığı bir yazıda cemaati Türkiye için zararlı bulduğunu ifade ediyor.

Aynı yazıda İmam Rabbani'nin güzel bir görüşünü aktarıyor Zeybek;

“Bir mesele hakkında bugün bir görüşüm olabilir. Yarın başka bilgiler elde edersem görüşüm değişebilir. Sonraki gün yeni bilgiler gelirse bambaşka bir görüşe ulaşabilirim. Bilimlik düşünce ve düşünce dürüstlüğünün gereği budur.”

Büyük imamın sözünün üstüne söz söyleyecek değiliz. Cemaatin iyi işler de yaptığını söyleyen Zeybek yazısını şöyle bitiriyor;

“Bugün Fethullah Gülen hareketi güçlenmiş ve siyasetçiler için kazanılması yararlı bir güç durumuna geçmiştir. Sonunda ben de bir siyasetçiyim. Etkili bir cemaatle ilgili olumsuz söz söylememek gerekir, diye düşünülebilirim. Ama iş öyle değil... Cemaatlerin siyasete karışmasını, hem din, hem de siyaset için zararlı buluyorum bu bir...

İkincisi, inandıklarını söylemekten çekinen siyasetçilerin ülkeye ve halka yararlı olmayacaklarına inanıyorum.
Dolayısıyla 1997'de Abant'ta yapılan toplantıda Devlet ile ilgili değerlendirmelerde eski komünist şimdi liberalist bir takım kişilerle aynı çizgide ve ortak anlayışta olduklarını gördüğümden beri bu hareketi Türkiye için zararlı buluyorum.
Diyalog adı altında yaptıkları ve Müslümanlar'ın misyonerler karşısındaki direnişini kıracağına inandığım çalışmaların Müslümanlık için zararlı ve İslam açısından yanlış buluyorum.
Amerika'yı Irak vahşetinden sonra bile desteklemelerini insanlık için zararlı görüyorum.
Rusça'nın baskısından kurtulmaya çalışan ve öz dillerine dönmek çabası içindeki Türk Cumhuriyetleri'nde açtıkları okullarda İngilizce eğitim yapmalarını zararlı sayıyorum.
Diliyorum ki bu yanlışlarından dönerler ve oluşturdukları gücü, yararlı duruma getirirler.
Diliyorum...”

Evet bunlar bir görüş ve düşüncedir. Tenkit etmiyor bilakis saygı duyuyorum.

Aynı Namık Kemal Zeybek, 19 Aralık 2009 tarihinde Radikal gazetesinde yazdığı yazıda ise Gülen'i ve cemaati göklere çıkarıyor;

“Tarihte büyük işler yapan milletimizin büyük işler yapmak yeteneğini yitirmediğinin açık göstergesidir bu okullar...
O zaman öyle diyordum, okullar hakkında hep böyle düşündüm ve bugün de aynı düşüncedeyim...
Hocaefendi'nin ve öğrencilerinin olağanüstü çabalarıyla oluşan kadroların gelecekte Türk dünyası, İslam dünyası ve insanlık dünyası için ‘çok önemli ve çok hayırlı hizmetlere’ zemin oluşturacağını düşünüyorum.
Hangi ‘hayırlı hizmetlere’ mi?
İslam’ın doğru ve aydınlık yüzü doğru temsil edilerek insanlığa gösteriliyor.
Bu az hizmet mi?”

İmam Rabbani'nin sözleri çerçevesinde bu yazdıkları gayet doğaldır. “Demokrat” Parti genel başkanının görüşleri 5 senede değişmiş olabilir.

Fakat burada aklıma bazı şeyler takıldı;

Cemaatin siyasete karıştığı söylemi bugün de hala tartışılmaktadır bu bir...

İkincisi; ben de inandıklarını söylemekten çekinen siyasetçilerin ülkeye ve halka yararlı olmayacaklarına inanıyorum.

1997'de Abant'ta eski komünist şimdi liberalist bir takım kişilerle, günümüzde ise en uç noktalardaki aydınlarla hem Abant'ta hem de Erbil'de toplanılıyor.

Zararlı bulduğunuz diyalog faaliyetleri aynı şekilde bugün de devam ediyor.

Amerika'da yaşayan Fethullah Gülen'in Amerikancı olduğu da bugün hala tartışılmaktadır.

Rusça'nın baskısından kurtulmaya çalışan ve öz dillerine dönmek çabası içindeki Türk Cumhuriyetleri'nde bugün hala İngilizce dersleri verilmektedir.

Yani Namık Kemal Zeybek'e göre cemaat yanlışlarından hala dönmemiş görünüyor.

Şimdi soruyorum;

“Demokrat” Parti Genel Başkanının hangi görüşü değişti de 2004'te zararlı bulduğunu 2009'de göklere çıkarıyor?

Yoksa kendi ifadesiyle; bu hareketin siyasetçiler için kazanılması yararlı bir duruma geldiği için mi bugünkü söylemleri değişti?

7 Haziran 2011 Salı

Bir Ankara türküsü; Türkçe Ezan

"Ezanı bu şekle çevirenler, bunu bir ilândan ibaret zannediyorlar. Halbuki böyle değildir. Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına  göre "namaza gelin" diye çağırırdı. Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar  ehemmiyetlidir."

Bediüzzaman Said Nursi

29 Mayıs 2011 Pazar

Fethan karîba

Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri cihan topraklarına sadece kılıcıyla değil, aynı zamanda ilmiyle, şefkat ve merhametiyle hükmetmeye gayret göstermiş ve de rüştünü ispat ederek hükmetmiştir. Bu yüzden onun başarıları İskender, Cengiz ve Timurlenk'te olduğu gibi sabun köpüğünü andırmaz. O; ilim, fikir, sanat, iman, insanlık, adalet, devlet kurma ve hizmet terbiyesinin bir mahsulüdür. Hocaları onu; sanat, edebiyat, şiir zevkiyle beslemişlerdir, ilim şevki ve âlime saygıyı öğretmişlerdir. Üstelik onda yarı mutasavvıf çehresiyle babası II. Murad'ın (cennet mekân) ve aile kabiliyeti halinde tekamül eden aşk ve sanatın etkisi fevkalade büyük olmuştur. O, her şeyi kuşatan akademik bir anlayış içinde pozitif bilimlerden ve manevi ilimlerden nasibini almış, hür düşüncesinin, yazmanın, araştırmanın, medeniyete ve insanlığa hizmet gayesiyle düşündüğünü cesaretle ileriye sürmenin, demokratik zihniyetin, sempozyum, konferans ve seminerlerin nimetlerine erişmiştir.
Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri, tarih boyunca hocalara ve eğitim mesleğine hükümdar seviyesinde en büyük değeri veren sayılı devlet başkanları arasında yerini almıştır. Ülke fethetmekten gönül fethetmeyi üstün tutmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in nazmî tefsiri içinde şöyle bir incelik vardır;

Fetih suresi, Mekke fethinden başlayarak kıyamete kadar elde edilecek bütün fetihleri sarahaten ve işareten anlatır. Fetih suresinde anlatılan fetihlere müyesser olan topluluk öyle bir vasfa sahip olmalı ki Allah'ın nusreti onlarla olsun. Dahası o nusreti ve onun getirisi olan fetihleri hakedebilsin.
İşte bu vasıflar, Fetih suresinden sonra gelen Hucurât suresinde anlatılmaktadır. Hucûrat suresinde Müslümaların; haber ve rivayetlerin doğruluğunu araştırması, kendi aralarında çıkabilecek savaşlara diyalog ve hoşgörü yoluyla engel olmaları, İslam kardeşliğini esas almaları, birbiriyle alay etmemeleri, kötü zandan uzak durmaları, ırkçılığı, kafatasçılığı ve etnik milliyetçiliği terketmeleri, haddi aşıp Allah'a dinini öğretmemeleri, müslüman olmalarını başa kakmamaları gerektiği anlatılmaktadır.

Ancak bu vasıflara sahip olan bir millet Fetih suresinde anlatılan fetihlere ulaşabilir. İşte Fatih Sultan Mehmet han hazretleri, onun şanlı askeri ve halkı, Hucurât suresinde anlatılan vasıflara sahip oldukları için böyle büyük bir fethe mazhar oldular. Zaten Efendiler Efendisi (sav) asırlar evvel “güzel komutan güzel asker” diyerek o vasıflara sahip olacaklarını müjdelemiyor muydu?

O vasıfları yeniden kazanabilme ve o fetihlere yeniden erişebilme arzusu ve duasıyla...