31 Ağustos 2011 Çarşamba

Atatürk'e dua

Dün haberlerde okumuşsunuzdur. Mersin'de 30 Ağustos münasebetiyle Şehitlik ziyaretinde ilçe müftüsü dua ederken Atatürk ve silah arkadaşlarını es geçmiş. Kemalizmin yılmaz savunucusu Chp'nin Mersin milletvekili İsa Gök de gürlemiş tabi.
Demiş ki; "30 Ağustos Zafer Bayramı'ndan önce şehitlik ziyaret ediliyorsa, bakanı, valisi, herkes buradaysa, 30 Ağustos kahramanlarına dua okunmak zorundadır. Bu ülkede ulu önder Atatürk'e ve silah arkadaşlarına bir rahmetten bu kadar mı korkuluyor?"

Evet İsacığım korkuluyor. Neden mi? Anlatayım;

İzmir'de bir imam hatip yurdunun açılış törenindeyiz. Yurdun yapımında emeği geçmiş yaşlı bir amcamız da ön saflarda duruyor. Açılış merasiminin programında Atatürk ve silah arkadaşları için saygı duruşu da var. Tam saygı duruşuna geçilecekken amcamız "Yahu bu saygı duruşunun ne faydası var? Bari bir dua edelim onlara fatiha okuyalım" dedi. Kimse ciddiye almadı saygı duruşuna geçildi ve merasim sona erdi. Merasimden 3 gün sonra amcamızın evine polisler geliyor. Amcamızın merasimde sarfettiği sözler nedeniyle hakkında soruşturma açılmış. 5816 sayılı Atatürk'ü koruma kanunundan yargılandı ve nasıl olduysa beraat etti.

Mahalle camimizin bülbül sesli imamı anlatmıştı; Karşıyaka'da bir eve mevlid okumaya gitmiştim. Mevlid bitti duayı yaptırdım. Yaşlı bir amca ayağa kalktı, "Hoca! Sesin güzel, güzel de okudun ama bir şeyi atladın! Atatürk ve silah arkadaşlarına dua etmeyi unuttun!"
"Amca dikkat ettiysen ben insan olarak sadece Efendimiz'e (sav) dua ettim. Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya dua etmedim. Şimdi Atatürk bu diğer peygamberlerden daha mı büyük de sen buna takıldın?"
"Tabii ki büyük! Atatürk bütün dinlerin bir şümûlüdür" deyince ben sustum, özür diledim ve çıktım.

Bu, Atatürkçü İzmir'den sana iki örnek İsacığım. Böyle bir kanunun olduğu "laik" bir ülkede Atatürk'ün adını dini bir münacaata katınca suç oluyor, katmayınca insanlar küfre depar atıyor. Ne yapacağımızı biz de bilmiyoruz. Bırak en iyisi bu işleri...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Türkiye'nin en büyük köyü

Resme bakınca hangi şehir olduğunu anlayamazsınız. İzmir denince sizin aklınıza ya Saat Kulesi gelir ya da Kordon. Zaten sorun da bundan ibaret; güzeli göster, kötüyü sakla...
Tamam her kartpostalda şehrin sembolü veya en güzel yerleri gösterilir ama İzmir'de kötü yerler, güzelden daha çok olduğundan güzele odaklanmakta zorluk çekiyoruz. Yanda gördüğünüz resim İzmir'in Kadıfekale semti. Onun hemen karşısında da aynı görüntüde bir başka semt Gürçeşme var. Siz oradan baktığınızda şirin bir Anadolu köyü zannedersiniz ama İzmir şirin olmayan global bir taşra köyüdür.

Geçenlerde Kemeraltı'nda dolaşırken her zamanki gibi gördüğüm bir sahaf dükkanına daldım. Bu sefer kitaplardan çok dergilerle ilgilendim. Elime İzmir'de çıkan haftalık bir dergi geçti. Dergi 1973 yılında basılmıştı ve kapağında İzmir ile ilgili eleştirel bir yazı vardı. Yazının sahibi Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin kurucusu Prof. Dr. Rauf Beyru idi. Beyru daha sonra bu yazılarını "19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam" adlı kitabında toplamış. Beyru dergide öyle bir yazı yazmış ki, İzmir'i resmen yerin dibine sokmuş. Bundan tam 38 sene önce İzmir'in notunu vermiş. Rauf Beyru yazının giriş bölümünde şöyle diyor İzmir için;

"Evlerin musluklarından su akmaz, elektrikler sık sık kesilir, trafik tam bir keşmekeş içinde... Plansızlığın, büyük şehirlerimize bıraktığı kötü hediyelerdir bunlar. İstanbul'da Haliç kaybolurken, İzmir körfezi yıllar sonra renk değiştirerek kahverengi bir görünüm aldı. İzmir'de imar durumu, dünyanın hiç bir kentinde görünmeyen bir rezalet."

Rauf Beyru'nun yazdığı sorunlardan bugün sadece iki tanesi hallolmuş durumda. Artık evlerimizin musluklarından arsenikli de olsa su akıyor ve artık elektriklerimiz sık sık kesilmiyor.

Trafik sorunuysa "yazıdan 30 yıl sonra" halledilmeye başladı, tedricen de olsa halledilmeye çalışılıyor sanki. Misal "yazıdan 30 yıl sonra" trafik sorunu en kalabalık olan yerlerden Çiğli'ye alt geçitler yapıldı. Yine sorun yaşayan yerlerden Gaziemir'e -ki havaalanı yoludur- alt geçitler yapıldı ve bir tane de Tepecik'e yapıldı. O da sırf İzban hattına yol açabilmek için...

Şehir planlaması konusunda resimde gördüğünüz yerler "yazıdan 38 yıl sonra" yıkılmaya başlandı. Öyle sanıyorum ki 10 yıl içinde semt halkı sorun çıkarmazsa tamamen boşaltılır ve yeni bir planlamaya gidilir. Dar sokakların kaldırımlarını söküp yeni kaldırımlarla daha da daraltan bir belediyeden yeni bir planlama beklemek de bizim saflığımız ya neyse...

Gelelim körfez konusuna... Rauf Beyru yazısında Haliç ve Körfez sorunlarını ele almış. Haliç sorunu "yazıdan 22 yıl sonra" Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında halledildi. İzmir körfezi ise sanırım "yazıdan 32 yıl sonra" temizlenerek halledildi. Fakat şimdi yeniden kokmaya başladı ve o günkü temizlemenin sadece günü kurtarma adına olduğu anlaşıldı.
Şunu anlatmadan da geçemeyeceğim; seçim zamanlarından birinde Kemal Kılıçdaroğlu İzmir'e gelmişti. İzmir'in sorunlarını ele alırken, "Başkan (Kocaoğlu) Haliç'i (İzmir körfezini kastediyor) temizleyecek ve İzmirliler Haliç'te yüzecek" demişti. Bunu bir kaç kez üst üste tekrarlayınca millet gülmeye başladı. Sonra da "Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıydım o yüzden karıştırdım eheh" demişti. E peki Kağıttepe? Neyse geçelim...

Geçen ay Hürriyet gazetesi yazarlarından Cengiz Semercioğlu İzmir belediyeleri hakkında eleştirel bir yazı kaleme aldı. Aradan 1 ay bile geçmeden bugünkü yazısında (okurlarından gelen baskıyla) İzmir belediyelerinin isterse nasıl çalışabileceğini yazmış. Çalışmaktan kastıysa yazıda belirttiği üzere, Alaçatı'ya yapılan asfalt çalışması ve Kıbrıs Şehitlerindeki parke çalışması. Yani Semercioğlu bir asfalt ve bir kaç parkeye tav olmuş ve İzmir belediyelerine daha çok zarar vermemesi için böyle bir yazı kaleme almış.

İzmir'de asfalt işi her mahallede var. Olaylar şöyle gelişiyor; önce İzmirgaz ekipleri mahalleye gelip doğalgaz için her yeri kazarlar. İşleri bitince toprakla kapatırlar ama kasisler günlerce belki haftalarca arabanızın bütün aksamlarını perişan eder. Sonra belediye ekipleri gelir oraya asfalt dökerler ve düzelir. Ardından Superonline gelir ve fiberoptik kablo döşemek için yeniden kazar ve toprakla kapatır ve daha sonra Ttnet aynı iş için gelir ve bu böyle aylarca devam eder ve birilerinin cebi dolar.

Kıbrıs Şehitleri caddesi İzmir'in en merkezi yeri, İstanbul'un İstiklal caddesi gibi bir yerdir. Bırakın oranın parkelerini de yenilesinler bir zahmet...

İşte Türkiye'nin en büyük köyünün hali bu...
Bitmeyen metro, trafik, yağmur sonrası sellerin oluştuğu altyapı problemi ve daha niceleriyle İzmir. Türkiye'nin (kağıt üzerinde) 3. büyük şehri olan İzmir...
Kayseri ve Gaziantep çoktan geçmiş de haberi yok İzmir'in...
Rauf Beyru'nun 19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam kitabında anlattıklarını biraz daha genişletsek rahatlıkla 21. Yüzyılda İzmir'de Yaşam kitabını yazabiliriz.
Umudumuz 22. yüzyılda daha iyi bir İzmir'in olması. Tabi kainatın ömrü buna yeterse...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Kurtuluyor dizginler

Bir rivayette, "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. (Kenzü'l-Ummal, 11:261,301; Şerü's-Sünne, Begavi, 7:326)
Gaybı ancak Allah bilir. Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. 
Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor.

Mahkemenin müdde-i umûmisi benden sordu: 

Mahrem Beşinci Şua'da demişsin, "Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak." Muradın, orduyu hükûmete karşı itaatsizliğe sevk etmektir. 

Ben de dedim: 

Maksadım, "o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek; ordu onun tahakkümünden kurtulacak" demektir.

Bediüzzaman Said Nursi

12 Temmuz 2011 Salı

Dersim Katliamı

Neymiş efendim Mustafa Kemal o zamanlar hasta olduğu için olaylardan haberi bile yokmuş. E peki 17 Kasım 1937'de Tunceli Pertek Halkevi'nin önünde Sabiha Gökçen ile birlikte ne yapıyordu?















Hasta falan değildi. Bizzat Trabzon'daki şimdiki "Atatürk Köşkü"nden planlayıp yönlendirmişti harekâtı...
Şimdiki Trabzon Atatürk Köşkünün girişindeki tabela;








İşte bu da harekatı planladığı harita;
















Harekatın en önemli faktörü ilk bayan savaş pilotumuz! Sabiha Gökçen'dir. Harekatı başarıyla yönetmiş, Dersim semâlarında Ebabil kuşları gibi süzülüp aydınlanma bombalarını halkın üzerine atmıştır. Bu tabirler bana ait değil. 2001 yılında PTT'nin çıkarttığı hatıra posta pulları koleksiyonundan bir pulda yazıyor.

İşte o pul;



















Operasyondan sonra Bursa'da bir mahalle, camisiyle birlikte Sabiha Gökçen'in üzerine tapulanmıştır. Bugün hâlâ Sabiha Gökçen'in oğlu kiraları toplamaktadır.

1972 yılında Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığının resmi yayınlarından çıkan "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" kitabından Dersim harekatı ile ilgili planlar;





































Zâlimler için yaşasın cehennem!

1931-1941 MEB Tarih kitabı

1931 yılında Fransız tarihçi Leone Caetano'nun "İslam Tarihi" eserinin bir kısmını Mustafa Kemal Türkçe'ye çevirmiştir. Kendi el yazısıyla tuttuğu notları; Doğu Perinçek, Kaynak Yayınlarından çıkardığı 4 ciltlik "Kemalist Devrimin Tarih Tezi" eserinde, "Atatürk dini ideolojiyi batılılaşmanın önünde bir barikat görüyordu" diyerek neşretmiştir.
Daha sonra Mustafa Kemal çeviri işini Afet İnan'a vermiştir.
Çevrilen eser, Milli Eğitim Bakanlığının onayıyla ortaokul ve liselerde okutulan tarih kitaplarının müfredatına sokulmuştur.
Yalan söyleyen tarih sayesinde bu kitaptan bîhaber iken, alemin kralı Ali Tuncay abinin bilgilendirmesiyle bu kitabın peşine düşmüştüm.
2-3 gün boyunca İzmir Milli Kütüphanesinde aradım ve buldum. Dışarıya kitap çıkarmak yasak olduğu için sadece önemli kısımların fotokopisini çektirdim.
10 yıl boyunca okullarda okutulan bu kitap 1941 yılında müfredattan kaldırılıyor. Böylece 1940'ta kurulan köy enstitülerine alt yapı ve hazırlık tamamlanmış oluyor.
"Aydınlanma!" operasyonu başarıyla gerçekleştirilmiştir...

İşte o kitap;




29 Haziran 2011 Çarşamba

Özdemir İnce & Bediüzzaman - 2

Şu kesin: Kuran, toplumcu, solcu, paylaşımcı ve antikapitalist bir metindir. Kuran, halk için inmiştir, ruhbanın aracılığına, yorumuna ihtiyaç yoktur! Bir kez olsun yukarıdaki ayetleri tartıştırmayı düşünmez misiniz?





Bir zaman bîaman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desîse niyetiyle, hem inkâr sûretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek şemâtetkârâne bir istifhâmıyla dört şey sordu bizden. Altı yüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desîsesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatap etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var;

- İslam "Mezâhim-i hâzıra (bugünkü sıkıntıları) nasıl tedâvi eder?"

- Hurmet-i ribâ, (faiz yasağı) hem vücûb-u zekâtla. Buna dâir şâhidim;
Allah fâizin bereketini giderip onu mahveder. (Bakara; 276)
Allah, alışverişi helal, fâizi haram kılmıştır. (Bakara; 275)
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin (Bakara; 43)

- İhtilâl-i beşere (isyanlara) ne nazarla bakıyor?

- Sa'y (çalışmak) asıl, esastır. Servet-i insaniye zâlimlerde toplanmaz; saklanmaz ellerinde. Buna dâir şâhidim:
İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm; 39)
Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azabı müjdele. (Tevbe; 34)

İhtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci Kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne."
İkinci Kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir; ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal' eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal' edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye, âlem kapısında durup, ribâya "Yasaktır!" der. "Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!" diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, "Girmeyiniz!" emreder.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Cennetâsâ bir bahar, bir Yiğit ve bir Cemre Beklentisi

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin 'ba'su ba'del-mevt' imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, 'bu O'dur' deyip, 'seniye-i vedâ' türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inat, sema, 'gözlerin kuruması murat' dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf'un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu..

Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sînemiz, Hüseyin'in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayâl etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâydın yürekdendin..!

Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, 'girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil' demiştin..!

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb...!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hûrilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: 'Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.' Nerdesin Mus'ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra'nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans'ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye'ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te'dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işitin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: 'Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki...' sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin...!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim 'Bilmiyorum' sözünden başka, ona bir lâf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde..!

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar... İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, 'Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân' , sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin...!

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. 'Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün.'

Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir...!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız...

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme...!

*** (Mart-1981)

19 Haziran 2011 Pazar

TBMM'de yeni dönemin şifresi

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et.
Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Eğer seni aldatmak isterlerse bilmiş ol ki sana yetecek Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla ve inananlarla destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır.
Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın.
Fakat, Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfal; 61-63)

16 Haziran 2011 Perşembe

Türkçe Olimpiyatları üzerine

Bu yıl dokuzuncusu düzenlenecek olan Türkçe Olimpiyatları, her sene olduğu gibi bu sene de klasik tartışmalara yol açacaktır.

Bu konuda iki ana eleştirel nokta vardır. Birisi; yapılan işin bir kültür emperyalizmi olduğu, diğeri de cemaatin bundan maddi veya manevi nasıl bir kazanç sağlayacağıdır.

Birincisinden başlayalım;

Kültür emperyalizmi; adı üstünde kültür sömürücülüğüdür. Sömürücülük ise karşı tarafa zor kullanarak, baskıyla, çoğu zaman zulümle uygulanır. Halbuki yurtdışında açılan Türk kolejlerinde zorlama, baskı ve zulüm yoktur. Zira o okulların hepsi, bulundukları ülkelerin özel okullarıdır. Yani kimse çocuğunu oraya vermeye muhtaç değil. Ayrıca Türkçe eğitim, tüm okullarda seçmeli derstir. Yani öğrenci isterse Türkçe öğrenir, istemezse öğrenmez.

Buna kültür emperyalizmi demek, insafsızlıktan çok cehalettir. Çünkü kültür emperyalizmi, tek parti diktasının yaptığı gibi olur. Türk Halk Müziği dinlemeyi yasaklar, onun yerine; Mozart, Bach, Beethoven dinletmek ister. Folklorü yasaklar, onun yerine; bale, dans, vals, tango yaptırmak ister. Kur'ân dahil tüm dini kitapları yasaklar, onun yerine; batı klasiklerini okutmak ister. İşte kültür emperyalizmi budur...

Gelelim maddi ve manevi kazanç kısmına;

Öncelikle bu okullardan maddi hiçbir kazanç beklenmiyor. Okullar bırakın kâr etmeyi, çoğu zaman zarar ettiği için Anadolu insanının himmetine muhtaç durumdadır. Kendi kendini idare eden ülkelerin sayısı bir elin parmakları kadar. Fakat maddi kazanç sadece para ve kâr odaklı olmadığı için elbette beklenen birşeyler var. Bunu bir yazar şöyle ifade etmişti; “Hayal ediyorum; bundan 15-20 sene sonra Birleşmiş Milletler meclisinde diğer ülkelerin temsilcileri Türk okullarından mezun olan öğrenciler olsun.”
Evet işte bu bir maddi kazançtır...

Manevi kısmı ise asıl gayedir; Rızay-ı ilahi ve ilay-ı kelimetullah...

Dilini yolunu bilmediği, haritada bile gösteremeyeceği bir ülkeye sırf Allah rızası için hicret eden insanların tek bir amacı var; Nâm-ı Celil-i Muhammedî'yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak...

İslam'da “müellefe-i kulûb” diye bir sınıf vardır. Bu sınıf; kalpleri İslam'a karşı yumuşatılmak, zararsız hale getirilmek veya dinde sebat ettirilmek istenen kimseleri ifade eder.

Bu okullarda okuyan akil-baliğ olmamış çocuklar, henüz İslam fıtratı üzeredirler. Yetişkin olanlar ise müellefe-i kulûb'tur.

“Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü...” diyor ya Cemil Meriç...

İşte Türkçe Olimpiyatları bir köprüdür. Bânîlerine selam olsun...

14 Haziran 2011 Salı

Biz babadan böyle gördük

Bu parti;

İnsanların kılık kıyafetine karışmış, uymayanları astırmış,
İnsanların ne dinleyeceğine, ne okuyacağına karar vermiş,
Sahte ayaklanmalar çıkarıp insanları katletmiş,
İnsanların inançlarını değiştirmeleri için çabalamış,
İnsanların ibadetine karışmış,
İnsanları açlık ve sefalete sürüklemiş,
Zaruret yetmiyormuş gibi ihtilaf çıkartmış,
"Demokrasiye geçiş" adı altında yıllarca antidemokratik bir şekilde tek parti diktasıyla zulmetmiş,
Çok partili hayata geçip seçimi kaybedince darbe yaptırmış ve Adnan Menderes ile arkadaşlarını astırmış,
Kurulduğu günden beri tek bir fayda gösterememiş ve iktidar olamamış bir partidir.

Peki tüm bunlara rağmen neden hala CHP'ye oy veriyorsunuz, bugüne kadar bir faydasını gördünüz mü?

“Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler. (Şuara; 74)

9 Haziran 2011 Perşembe

Ne değişti Sayın "Demokrat"?

“Demokrat” Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, milliyetçi duruşuyla bilinen bir siyasetçidir. Uzun yıllar Kazakistan'daki Ahmed Yesevi Üniversitesinde mütevelli heyeti başkanlığı yaptı. Aynı yıllarda ve aynı ülkede Gülen cemaati de okullar açmaya başladı.

Kendi ifadesiyle; “1978'de İzmir'de Fethullah Gülen ile tanıştım” diyen Zeybek, cemaat ve faaliyetleriyle de Kazakistan yıllarında tanışmış. Önemli ve yararlı işler yaptığı için desteklemiş.

Gerçi 90’lı yılların başında Kırıkkale’de düzenlenen bir konferansta; “Ben kendisini hiç görmedim tanımadım ama dünyanın değişik yerlerinde okul açtıran bir Hocaefendi varmış.” demişti.

Fakat Namık Kemal Zeybek, 3 Haziran 2004'te Tercüman gazetesinde yazdığı bir yazıda cemaati Türkiye için zararlı bulduğunu ifade ediyor.

Aynı yazıda İmam Rabbani'nin güzel bir görüşünü aktarıyor Zeybek;

“Bir mesele hakkında bugün bir görüşüm olabilir. Yarın başka bilgiler elde edersem görüşüm değişebilir. Sonraki gün yeni bilgiler gelirse bambaşka bir görüşe ulaşabilirim. Bilimlik düşünce ve düşünce dürüstlüğünün gereği budur.”

Büyük imamın sözünün üstüne söz söyleyecek değiliz. Cemaatin iyi işler de yaptığını söyleyen Zeybek yazısını şöyle bitiriyor;

“Bugün Fethullah Gülen hareketi güçlenmiş ve siyasetçiler için kazanılması yararlı bir güç durumuna geçmiştir. Sonunda ben de bir siyasetçiyim. Etkili bir cemaatle ilgili olumsuz söz söylememek gerekir, diye düşünülebilirim. Ama iş öyle değil... Cemaatlerin siyasete karışmasını, hem din, hem de siyaset için zararlı buluyorum bu bir...

İkincisi, inandıklarını söylemekten çekinen siyasetçilerin ülkeye ve halka yararlı olmayacaklarına inanıyorum.
Dolayısıyla 1997'de Abant'ta yapılan toplantıda Devlet ile ilgili değerlendirmelerde eski komünist şimdi liberalist bir takım kişilerle aynı çizgide ve ortak anlayışta olduklarını gördüğümden beri bu hareketi Türkiye için zararlı buluyorum.
Diyalog adı altında yaptıkları ve Müslümanlar'ın misyonerler karşısındaki direnişini kıracağına inandığım çalışmaların Müslümanlık için zararlı ve İslam açısından yanlış buluyorum.
Amerika'yı Irak vahşetinden sonra bile desteklemelerini insanlık için zararlı görüyorum.
Rusça'nın baskısından kurtulmaya çalışan ve öz dillerine dönmek çabası içindeki Türk Cumhuriyetleri'nde açtıkları okullarda İngilizce eğitim yapmalarını zararlı sayıyorum.
Diliyorum ki bu yanlışlarından dönerler ve oluşturdukları gücü, yararlı duruma getirirler.
Diliyorum...”

Evet bunlar bir görüş ve düşüncedir. Tenkit etmiyor bilakis saygı duyuyorum.

Aynı Namık Kemal Zeybek, 19 Aralık 2009 tarihinde Radikal gazetesinde yazdığı yazıda ise Gülen'i ve cemaati göklere çıkarıyor;

“Tarihte büyük işler yapan milletimizin büyük işler yapmak yeteneğini yitirmediğinin açık göstergesidir bu okullar...
O zaman öyle diyordum, okullar hakkında hep böyle düşündüm ve bugün de aynı düşüncedeyim...
Hocaefendi'nin ve öğrencilerinin olağanüstü çabalarıyla oluşan kadroların gelecekte Türk dünyası, İslam dünyası ve insanlık dünyası için ‘çok önemli ve çok hayırlı hizmetlere’ zemin oluşturacağını düşünüyorum.
Hangi ‘hayırlı hizmetlere’ mi?
İslam’ın doğru ve aydınlık yüzü doğru temsil edilerek insanlığa gösteriliyor.
Bu az hizmet mi?”

İmam Rabbani'nin sözleri çerçevesinde bu yazdıkları gayet doğaldır. “Demokrat” Parti genel başkanının görüşleri 5 senede değişmiş olabilir.

Fakat burada aklıma bazı şeyler takıldı;

Cemaatin siyasete karıştığı söylemi bugün de hala tartışılmaktadır bu bir...

İkincisi; ben de inandıklarını söylemekten çekinen siyasetçilerin ülkeye ve halka yararlı olmayacaklarına inanıyorum.

1997'de Abant'ta eski komünist şimdi liberalist bir takım kişilerle, günümüzde ise en uç noktalardaki aydınlarla hem Abant'ta hem de Erbil'de toplanılıyor.

Zararlı bulduğunuz diyalog faaliyetleri aynı şekilde bugün de devam ediyor.

Amerika'da yaşayan Fethullah Gülen'in Amerikancı olduğu da bugün hala tartışılmaktadır.

Rusça'nın baskısından kurtulmaya çalışan ve öz dillerine dönmek çabası içindeki Türk Cumhuriyetleri'nde bugün hala İngilizce dersleri verilmektedir.

Yani Namık Kemal Zeybek'e göre cemaat yanlışlarından hala dönmemiş görünüyor.

Şimdi soruyorum;

“Demokrat” Parti Genel Başkanının hangi görüşü değişti de 2004'te zararlı bulduğunu 2009'de göklere çıkarıyor?

Yoksa kendi ifadesiyle; bu hareketin siyasetçiler için kazanılması yararlı bir duruma geldiği için mi bugünkü söylemleri değişti?

7 Haziran 2011 Salı

Bir Ankara türküsü; Türkçe Ezan

"Ezanı bu şekle çevirenler, bunu bir ilândan ibaret zannediyorlar. Halbuki böyle değildir. Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına  göre "namaza gelin" diye çağırırdı. Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar  ehemmiyetlidir."

Bediüzzaman Said Nursi

29 Mayıs 2011 Pazar

Fethan karîba

Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri cihan topraklarına sadece kılıcıyla değil, aynı zamanda ilmiyle, şefkat ve merhametiyle hükmetmeye gayret göstermiş ve de rüştünü ispat ederek hükmetmiştir. Bu yüzden onun başarıları İskender, Cengiz ve Timurlenk'te olduğu gibi sabun köpüğünü andırmaz. O; ilim, fikir, sanat, iman, insanlık, adalet, devlet kurma ve hizmet terbiyesinin bir mahsulüdür. Hocaları onu; sanat, edebiyat, şiir zevkiyle beslemişlerdir, ilim şevki ve âlime saygıyı öğretmişlerdir. Üstelik onda yarı mutasavvıf çehresiyle babası II. Murad'ın (cennet mekân) ve aile kabiliyeti halinde tekamül eden aşk ve sanatın etkisi fevkalade büyük olmuştur. O, her şeyi kuşatan akademik bir anlayış içinde pozitif bilimlerden ve manevi ilimlerden nasibini almış, hür düşüncesinin, yazmanın, araştırmanın, medeniyete ve insanlığa hizmet gayesiyle düşündüğünü cesaretle ileriye sürmenin, demokratik zihniyetin, sempozyum, konferans ve seminerlerin nimetlerine erişmiştir.
Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmet han hazretleri, tarih boyunca hocalara ve eğitim mesleğine hükümdar seviyesinde en büyük değeri veren sayılı devlet başkanları arasında yerini almıştır. Ülke fethetmekten gönül fethetmeyi üstün tutmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in nazmî tefsiri içinde şöyle bir incelik vardır;

Fetih suresi, Mekke fethinden başlayarak kıyamete kadar elde edilecek bütün fetihleri sarahaten ve işareten anlatır. Fetih suresinde anlatılan fetihlere müyesser olan topluluk öyle bir vasfa sahip olmalı ki Allah'ın nusreti onlarla olsun. Dahası o nusreti ve onun getirisi olan fetihleri hakedebilsin.
İşte bu vasıflar, Fetih suresinden sonra gelen Hucurât suresinde anlatılmaktadır. Hucûrat suresinde Müslümaların; haber ve rivayetlerin doğruluğunu araştırması, kendi aralarında çıkabilecek savaşlara diyalog ve hoşgörü yoluyla engel olmaları, İslam kardeşliğini esas almaları, birbiriyle alay etmemeleri, kötü zandan uzak durmaları, ırkçılığı, kafatasçılığı ve etnik milliyetçiliği terketmeleri, haddi aşıp Allah'a dinini öğretmemeleri, müslüman olmalarını başa kakmamaları gerektiği anlatılmaktadır.

Ancak bu vasıflara sahip olan bir millet Fetih suresinde anlatılan fetihlere ulaşabilir. İşte Fatih Sultan Mehmet han hazretleri, onun şanlı askeri ve halkı, Hucurât suresinde anlatılan vasıflara sahip oldukları için böyle büyük bir fethe mazhar oldular. Zaten Efendiler Efendisi (sav) asırlar evvel “güzel komutan güzel asker” diyerek o vasıflara sahip olacaklarını müjdelemiyor muydu?

O vasıfları yeniden kazanabilme ve o fetihlere yeniden erişebilme arzusu ve duasıyla...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Çok eşlilik meselesi

Yusuf İslam Türkiye'ye geldiğinde gazeteler röportaj yapmak için sıraya girmişti. Malum medya da bu fırsatı kaçırmaz tabii... Fakat Yusuf İslam önceden bilgilendirilmiş olacak ki hangi medyanın neye hizmet ettiğini gayet iyi biliyor. Bu yüzden malum medyalardan bir tanesinin röportaj teklifini bir şartla kabul etmişti; "Söylediklerimi aynen yayımlayacaksanız..."

Muhabir bu şartı kabul etti. Bir kaç klasik sorudan sonra şahs-ı manevilerinin zihniyetini kusmaya başladı muhabir; "Girdiğiniz İslam dininde; bir erkeğin dört kadınla evlenmesine ne diyeceksiniz? Yani bunun mantığını nasıl kabul edeceksiniz? Siz bir Batılı aydın sanatçı olarak bunu nasıl kabul ettiniz?"
Yusuf İslam asrın getirdiği bu tereddütler ve saçmalıklar karşısında harika bir cevap verdi;
"Ben Müs­lüman olmadan önce binlerce İngiliz kadınıyla yattım kalktım. Siz o za­man gelip de; "bunu niye yaptın ayıp be adam! Bin tane kadınla yatılır mı?" diye sormadınız? Şimdi Allah'a çok şükür Müslüman oldum ve bir tek kadınla evliyim. Yani böyle de devam ettirme niyetindeyim." diyerek ayetin kısa bir açıklamasını yapmıştı.

Cahiliyede namütenahi gayrimeşru sayılan taaddüd-ü zevcat (çok eşlilik) İslam'da "adalet" şartıyla dörde indirilmiştir. Nisa suresi 3. ayetin en çağdaş tefsirini; Mahmut Toptaş'ın "Şifa Tefsiri" ve Seyyid Kutub'un "Fizilal'il Kur'ân" tefsirinde bulabilirsiniz.
Bugün Sibel Üresin'in söylediklerini bir batılı veya din ile alakası olmayan bir sosyolog söylemiş olsaydı kimse tepki göstermez; "bir görüştür en nihayetinde" derdi.
Fakat bu söyleyen bir başörtülü olunca, söylediği de dinde olunca, haliyle "genç laikler rahatsız..."

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Necip Fazıl'dan Özal ve Türkeş'e tavsiyeler

Türkeş'e;

"Değil C.M.K.P. (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi),  Roma'daki Vatikan'dan, Moskova'daki Kremlin'e kadar bütün ideolocya merkezleriyle derhal anlaşmaya ve el ele vermeye hazır olduğumuzu bildirir ve bunun tek şartı olarak şu ana ölçünün kabulünü ileri süreriz:
"Bütün emirleriyle Allah ve Resûlü... Gerisi topyekûn bâtıl!"

Özal'a;

"Mukaddes gayeye erişmek için "El-harbü Hüd'atün" - Harp hiledir" kaidesince her yola başvurmak mübah ve hatta emir olduğuna göre, dış politikada partiyi desteklendirmek için Amerikan nufuzunu kullanmak ve bu mağrur, aynı zamanda ahmak filin ağırlığından faydalanmak gerekir. Arap ve İslâm âlemiyle temasta Amerikalıları ve Sovyetleri gocundurmayacak bir edaya bürünmek başlıca hedeftir."

Mete Tunçay & Bediüzzaman

"11-12 yaşlarımdayken ölüm korkusunu yaşadım. Yakın çevremde bir ölüm falan da olmadı. Yok olma korkusu öyle kendiliğinden geldi. Geceleri yatmaya bile korkuyordum. Çünkü yatınca hemen bunu düşünmeye başlıyordum. Sonra, bu beka sorununu merak ettim. Gerçekten bu dünyadan sonra ahiret yaşamı var mıydı? İslam’dan Budizm’e kadar çeşitli dinlerle ilgilendim. Ölüm korkusu bende o kadar şiddetliydi ki, o çocuk kafamla bir ara, “Kendimi öldüreyim de, bu korkudan kurtulayım” diye düşündüm. Hâlâ da ölümden korkuyorum."


"Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz."

22 Mayıs 2011 Pazar

Mete Tunçay & Bediüzzaman - 2

"Tanıdığım birisi Fransa’ya gitti ve Hıristiyan oldu. Müthiş tepki duydum. İlk gördüğümde, “Niye gavur oldun?” diye üstüne yürüdüm. O da boyun büküp, “Abi, bu ismimizle burada adam yerine konmuyoruz.” dedi. Aslında bu sorunu düşünmüş, kendi geleneklerini yargılamış; başka bir geleneği öğrenmiş ve bir seçim yapmış. Onu takdir etmem lazım, ama bir kızgınlık duydum. Bir Müslüman’ın agnostik olmasını kabul ederim de, düşünüp, taşınıp Hıristiyan, Yahudi olması bana hoş gelmiyor."



"Ecnebi dinsizleri gibi olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah'a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir peygamberi, hattâ Allah'ı kabul etmez. Çünkü bütün peygamberleri ve Allah'ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar; ve hiçbir Müslüman, hakiki Yahudi veya Mecusi veya Nasranî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer."

20 Mayıs 2011 Cuma

2023'ü bekleyin...

Batılı bilim adamları zamanı, düz bir çizgi olarak tarif etmişlerdir. Buna karşılık şarkiyatçılar ise; "İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz." (Al-i İmran; 140) ayetine dayanarak zamanı; dairesel bir çark olarak tarif etmişlerdir.
Zaman bir dönme dolaba benzer. Dönme dolaba binen birisi yukarıya geldiğinde, yeni binen bir başkası aşağıda kalmaktadır. Dolap sürekli döndüğünde birisi aşağıda, birisi yukarıda olmak suretiyle deveran eder.

Bu mesele milletler ve medeniyetler için de geçerlidir. Her medeniyetin bir ömrü vardır. Milletlerin de kendi medeniyetini inşa edip hakimiyet kurması için bir ömrü vardır.
Medeniyetlerin ömür ortalaması 300 sene ile ifade edilmiştir. Kehf suresinde kıssaları anlatılan Ashab-ı Kehf (Yedi Uyuyanlar), bir zâlim hükümdarlık yüzünden 300 sene uyumuştur. Uyandıklarında dine karşı hoşgörülü olan bir başka hükümdarlığın olduğunu müşahade etmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kıssalar olmuş bitmiş hadiseler değil, deveran eden zaman içinde, (sarahaten ve işareten) tarihi süreçte yeniden yaşanabilecek hadiselerdir.

13. asırda kurulup, gül devrini yaşayan -ki gül Efendimiz'i anlatır- Osmanlı İmparatorluğu, 17. asırda gülü bırakıp batıdan laleyi alarak uykuya dalmıştır. Deveran eden zaman içinde; 17. asırda uyuyan Osmanlı, Allah'ın izni ve keremiyle 20. asırda uyanmaya ve 21. asırda da ayağa kalkmaya namzettir.

Kainattaki mükemmelleşme meyiline göre her şey basitten mükemmele doğru gider. Ahirzamanda deccaliyet döneminde, İslam dünyasında muvakkat bir sarsıntı olsa bile, hakimiyetlerini ve şevklerini kaybetseler bile, muvakkat bir aşağıya inmeden sonra İslam dünyası yeniden yukarıya çıkacaktır.

"Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler istemese de..." (Saff; 8)

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde; "İslam yeryüzünde öyle yayılacak ki, Osmanlı onun yanında küçük kalacaktır." der. İsmail Hakkı Bursevi hazretleri de "Ruhu'l Beyan" adlı eserinde bu ayeti tefsir ederken; "Bu vazifeyi Mehdi ve onun talebeleri yapacaktır" der.

"Sabret! Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir. Ona inanmayanlar sakın seni gevşekliğe ve tedirginliğe sürüklemesinler." (Rum; 60)

Medeniyetler için 300 sene olan ömür ortalaması, ülkeler ve şehirler için de 100 senedir.

"Altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın..." (Bakara; 259)

Kur'ân-ı Kerîm'in nazmî tefsiri içinde şöyle bir incelik vardır;

Fetih suresi, Mekke fethinden başlayarak kıyamete kadar elde edilecek bütün fetihleri sarahaten ve işaraten anlatır. Fetih suresinde anlatılan fetihlere müyesser olan topluluk öyle bir vasfa sahip olmalı ki Allah'ın nusreti onlarla olsun. Dahası o nusreti ve onun getirisi olan fetihleri hakedebilsin.
İşte bu vasıflar, Fetih suresinden sonra gelen Hucurât suresinde anlatılmaktadır. Hucûrat suresinde Müslümaların; haber ve rivayetlerin doğruluğunu araştırması, kendi aralarında çıkabilecek savaşlara diyalog ve hoşgörü yoluyla engel olmaları, İslam kardeşliğini esas almaları, birbiriyle alay etmemeleri, kötü zandan uzak durmaları, ırkçılığı, kafatasçılığı ve etnik milliyetçiliği terketmeleri, haddi aşıp Allah'a dinini öğretmemeleri, müslüman olmalarını başa kakmamaları gerektiği anlatılmaktadır.

Ancak bu vasıflara sahip olan bir millet Fetih suresinde anlatılan fetihlere ulaşabilir.

Hümeze suresinde; insanları arkalarından çekiştiren, onlarla yüz yüze veya gıyabında alay eden, İslam'ın tenkit ettiği gayr-ı ahlaki davranışları sergileyen, mal ve serveti yaşamının merkezine koyup bunlar için yaşayan insanların akıbeti anlatılmaktadır.
Bir sonraki sure olan Fil suresindeyse; Kâbe'yi yıkmak isteyen Ebrehe ve ordusunun helak olması anlatılır.
Aynı nazmî tefsire göre; Hümeze suresinde anlatılan vasıflara sahip bir milletin akıbeti Fil suresindeki Ebrehe ve ordusunun akıbeti gibi olacaktır.

"İki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan; birincisi dese "Öl!" diğeri diyecek "Diril!"
Birinin menfaati zarar, ihtilâf, tedennî, zaaf, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
"Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı."

Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.
Dediler ki: "Evet, ümitvâr olunuz! Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!"

17 Mayıs 2011 Salı

Odatv Atatürk'e "şeytan" dedi

Odatv yine saçmalıkta ifrata kaçıp, kendine has bir haber yapmış. Habere göre Stv kanalında yayınlanan Kollama dizisinde; İmam camideki cemaate şunları söylüyor: “Şimdi Kürtçe ibadet diye bir şey çıktı. Bir zamanlar da Türkçe ibadet diyerek aynı şeyi yapmadılar mı? Bu aynı şeytandan ders almak değil mi?”

Odatv'ye göre dizide geçen "şeytan" ibaresiyle Atatürk kastedilmiş.

Bu olay bana Bediüzzaman'ın Afyon mahkemesini hatırlattı.
1956 yılında Afyon Savcısı, "Said-i Kürdi, Atatürk'e Deccal dedi" iddiasıyla Bediüzzaman hakkında soruşturma açıyor ve Bediüzzaman mahkemeye çıkarılıyor.

Hakim soruyor; Sen Atatürk'e "Deccal" demişsin?
Bediüzzaman: Hayır ben öyle bir şey demedim. Eserlerimde de öyle bir ibare yoktur.
Hakim: Savcı öyle iddia ediyor ama?
Bediüzzaman: Ben bir terziyim ve mesleğim gereği deccal'e bir "deccaliyet" gömleği diktim. Savcı bey de o gömleği aldı, en münasip gördüğü kişiye, Mustafa Kemal'e giydirdi. Ben Mustafa Kemal'e "Deccal" demedim, Mustafa Kemal'e "Deccal" diyen savcıdır. O halde ben de bu savcıdan şikayetçiyim.

Mahkemede bütün gözler savcıya çevrilir. Ne diyeceğini bilemeyen savcının bütün iddianamesi ve tezi çürümüştür. Böyle bir isnad karşısında kekelemekten kendini alamayıp susmuştur.
Karar; Bediüzzaman beraat etmiştir.

Şablonu aynen alıp bugünkü olaya oturtun ve kararı siz verin.
Atatürk'e "şeytan" diyen Stv mi yoksa Odatv mi?

Bediüzzaman; Kürt sorunu ve anadil

Şiddete ve her türlü menfi harekete teşvik eden Kürtler'e;

"Ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir."

Bütün Türkler'e ve Kürtlere;

"Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadise yanlış mânâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadisi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip nâmûs-u hadisi muhafaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun. "Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim." (Âl-i İmrân Sûresi; 64) nehyinin sırrına mazhar olsun."

"Ey Türkler ve Kürtler! Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonraki evlâtlarınızı şu gürültühâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem; acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi;


"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız." 

Birlik ve beraberliğe dair;

"Emin olunuz, biz Kürtler başkalarına benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder."

Anadilde eğitime dair;

"Ben Kürtçe düşünüyorum, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu" tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de katiyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder."

Dawkins & Bediüzzaman

"Her zaman evrim teorisinin, yani bizlerin tesadüfen, sadece bir balçıktan geldiğimiz tezinin bir gerçek olduğuna inanmışımdır. Öldüğümüz zaman, her şey biter, artık hiçbir şey yoktur.
Evrenin varlığını açıklamak için ileri sürülen Tanrı'nın, evrenden daha kompleks olması gerekir. Yani Tanrı'nın varlığı evrenin varlığından daha büyük bir sorundur.
Bu arada, her şeyi bilme ve her şeye gücü yetme vasıflarının birbirleriyle çeliştiği mantıkçıların dikkatinden kaçmamıştır. Eğer Tanrı her şeyi biliyorsa, her şeye gücü yetme özelliğini kullanarak yapacağı şeyler zaten önceden bellidir. Demek ki Tanrı bu belirli eylemlerini değiştiremeyecektir, ki bu da herşeyi yapabilme gücünün olmadığı anlamına gelir."

"Eğer herşey Cenab-ı Hakka isnad edilmezse, bir ân-ı vahidde, gayr-ı mütenahî ilâhların ispatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış, tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ, balarısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata cari ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o balarısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczâsını kâinattan alıyor. Halbuki, vücut sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcib-i Ehade mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği tardirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyleyse, kâinatın Sânie olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zahir, daha evlâdır. Öyleyse, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir.

Şimdi, ey sersem münkir! Haydi, bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hatâ ederek, o Sâni-i Mukaddese tabiat ismini verip, Onun mu'cizât-ı kudretini o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?

Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir."

Hawking & Bediüzzaman

"İnsan beyni, bileşenleri iflas edince çalışmayacak bir bilgisayara benzer.
Bozulmuş bilgisayarlar için yaşamdan sonra ya da cennet diye birşey yoktur.
Bu, ölümden korkan insanlar için bir peri masalıdır."







"Melâikenin vücudunu ve vazife-i ubûdiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler, dolayısıyla, âlem-i ervâhın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekânın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin, Cennet ve Cehennemin vücudlarına delâlet ederler. Çünkü, melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücudlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbârıyla, bedihî bildiğimiz gibi, yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla, âlem-i bekânın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücudlarına o katiyette İmân etmek gerektir. Ve öyle de İmân ederiz."

"Rejim tehlikede"yse...

İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız tıp noktasında, "Yiyin, için fakat israf etmeyin" (A'raf; 31) âyetini şöyle tefsir etmiş;

"Tıp ilmini iki satırla özetliyorum;
Sözün güzelliği kısalığındadır.
Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır.
Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne yemektir..."

15 Mayıs 2011 Pazar

Hem Abbas hem Güçlü

Çok kral adamdır Abbas Güçlü...
Kraldan çok kralcıdır da aynı zamanda...
Genç Bakış programlarında iktidar karşıtı öğrencileri salona doldurup konuşturur ama muhalefeti eleştiren öğrencileri baskı altına alarak susturur.
Misal bir programında Süheyl Batum'u konuk etmişti. Hukuk Fakültesinden bir öğrenci Süheyl Batum'u eleştirmeye başlayınca Süheyl Batum bütün eleştirileri "eyvallah tamam" diye kafa sallayarak karşıladı.
Güçlü Abbas durur mu? Öyle bir atladı ki, Süheyl Batum yanına bir Süheyl Batum bile alsa öyle savunamazdı kendisini. Buyurun kararı siz verin;



Ösym'de olan son olaylarla daha da bir ön plana çıktı bu Güçlü. İktidara karşı kozlar ve 1.700.000'lik bir potansiyeli bulunca ne yapacağını şaşırdı. "İktidar sana söylüyorum cemaat sen anla" türünden yazılar ve konuşmalar yaptı.

Sabi sübyana karşı yapılan ideolojik kışkırtmayı körükledikçe körükledi. "Canım, bir eğitimciye de yakışır mı bu?" demeden önce, ortalıkta "eğitimci" diye geçinen bu adamın gerçek yüzünü ortaya çıkaralım isterseniz.

İşte "eğitimci" Abbas Güçlü'nün, dünyanın dört bir yanında "eğitim" faaliyetlerine yaptığı teşviklerle övgüler ve ödüller alan Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında, montaj kaset furyasının olduğu günlerde yazdığı yazıdan bir bölüm;

"Fethullah ve Apo

...

Kamboçya, Tayland, Tanzanya, Filipinler, Kore ve benzeri ülkelerdeki okullar niye açıldı? Türk bayrağını dalgalandırmak için mi? Yoksa başka amaçlar mı söz konusuydu?..
Yandaşları, devleti ele geçirmeye yönelik sözlerine karşın Atatürk'ü, Türkiye Cumhuriyeti'ni, laikliği öven sözlerini gün yüzüne çıkarmaya başladılar. Meğerse Hoca, Türkiye'ye karşı hizmet aşkıyla yanıyormuş!..
Hatırlayacaksınız aynı sözleri kuyruğu sıkıştığından itibaren Apo da söylüyor. Dostluk, kardeşlik ve hizmet aşkını dilinden düşürmüyor. Kusura bakmasınlar ama, Apo ne kadar inandırıcıysa, Fethullah Hoca da o kadar inandırıcı! Keşke yanılan ben olsaydım..."

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kahrolası Ashab-ı Uhdud!

Kur'ân-ı Kerîm'in 85. suresi olan Buruc suresinin ilk ayetlerinde Ashab-ı Uhdud'dan bahsedilir. Ashab-ı Uhdud geçmişte yaşamış bir topluluktur. İnanan insanlara eziyet eden, onlara düşman olan bir topluluktur. En meşhur eziyetleri ise; inananları ateş dolu hendeklere atıp yakmaları ve karşılarına geçip bunu soğukkanlılıkla izlemeleridir.


"Andolsun burçlarla dolu göğe! 
Geleceği vâd edilmiş olan kıyamet gününe!
Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, 
İnananları yakmak için hendek kazıp içinde alevli ateş yakan Ashab-ı Uhdud lânetlenmiştir. 
O vakit ateşin etrafında oturmuş, inananlara yaptıklarını seyrediyorlardı.
Onlar inananlara ancak; mutlak güç sahibi ve övülmeye lâyık Allah’a iman ettikleri için kızıyorlardı."(1-8)

Kur'ân-ı Kerîm'de geçen hadiseler olmuş bitmiş sıradan tarihi hadiseler değil, her devirde olabilecek tekerrür edebilecek hadiselerdir.
Bediüzzaman hazretleri Buruc suresinin 8. ayetinin işârî tefsirinde; tarihte olmuş bu hadisenin, 19. yy'ın sonlarında, 20. yy'nın başlarında tekerrür ettiğini söylemiştir;

"Alem-i İslâm için en dehşetli asır, altıncı asır ile Hülâgû fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü (hicri) asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ (Azîz'il Hamîd) cümlesi makam-ı ebcedî ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder." (1. Şua)

Son asrın Ashab-ı Uhdud'u önce Sultan Abdulaziz'i sonra Sultan Abdulhamid'i, sırf inandıkları için bir nevi hendeklere atıp yakmış ve karşılarına geçip soğukkanlılıkla izlemişlerdir.

"Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübra var, oraya bırakılıyor..."

Ah şu zulmetli münevverler!

"Şu Jön Türkün hatâsı: Bilmedi o, bizdeki din hayatın esası.
Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevlî vehmeyledi.
Saadet-i hayatı içinde görüyordu.
Şimdi zaman gösterdi; medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı.
Tecrübe-i katiye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı.
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi.
İhmâli nispetinde idi milletin tedennîsi.
Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi." (Lemeât)

Özdemir İnce & Bediüzzaman

"Müslümanların çağının çağdaşı olamamasının, dünyayı ve evreni kavrayamamasının en önemli nedeni “Kuran'da yeri var” safsatasıdır.
Diyelim ki İslam ve Kuran modern bilimle örtüşüyor. Bunun Müslümanları aşağılamaktan başka faydası ne? Kuran'a inananlar geri kalmış, yoksul, sefil; demokrasi, özgürlük ve insan haklarından yoksun. Ama Kuran'a inanmayanlar (fakat onun ilim ve irfanından yararlananlar) dünyanın egemeni olmuşlar. Bu nasıl iş?" (17 Temmuz 2010)



"Ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü'minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!" (Mesnevi-i Nuriye)

Evet... "Her şey zıddıyla bilinir" kaidesince; "Özdemir İnce"ler olmasaydı "Bediüzzaman"lar bilinemezdi. Zira küfür imana zıddır...

Maupassant & Bediüzzaman

"Geçmişi arıyorum, halden korkuyorum, gelecek ise ölümdür. Her şeye acıyorum, her canlıya ağlıyorum. Elimden gelse zamanı durduracağım ve geriye çevireceğim. Saatler dursa çok iyi olur, ama durmadan işliyor, zaman ilerliyor, benden saniyeleri koparıp yokluk adına alıp götürüyor. Ölmek ve bir daha yaşamamak... İşte bu gerçek beni çıldırtıyor." (Saç)






"Herkes derecesine göre nurdan istifade eder.
Eğer ehl-i dalâlet ise, kendi elemiyle beraber, bütün mevcudatın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî idamlarıyla, zîruh ise âlâmlarıyla, müteellim olur. Yani, onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider...." (24. Mektup)


3 Mayıs 2011 Salı

Usame Bin Laden'i sevmek

“Gerçekten var mıydı yoksa hayal ürünü müydü? Amerika'nın figüranı mıydı?” türünden komplo teorilerine hiç girmeyeceğim. “Vardı, Müslümandı ve bütün eylemleri o yaptırdı” üzerinden hareket edeceğim;

İslam dininde hiçbir Müslüman, ülkesi işgal edildi veya hürriyeti elinden alındı diye tek başına savaş ilan edip, masum insanları hedef alamaz. İslam'da harp; ülke çapında, bütün bir milletin organizasyonu ile ve ancak belli kurallara bağlı kalarak gerçekleştirilebilir. Hiç kimse, kafasına estiği gibi, ulu orta, dinin koyduğu esas ve disiplinlere muhalif bir şekilde bir mücadele şekli ortaya koyamaz. Bu olsa olsa günümüz ulusalcılarının, hükümete karşı halkı kışkırtmak için kullandıkları Mustafa Kemal'in (olmayan) Bursa nutkundan alınan bir fetvadır.

El Kaide örgütünün yaptığı eylemlerin büyük bir çoğunluğu intihar saldırılarıydı. İntihar saldırısında kimin öleceğini seçmek mümkün değildir. Afganistan'a gelen Amerikan kuvvetleriyle çatışmak, yoldan geçen Amerikan araçlarını bombalamak, askerlerini öldürmek kabul edilebilir olsa da, bir metroda veyahut şehrin göbeğinde şuursuzca bomba patlatmak asla kabul edilemez.

Bediüzzaman hazretleri Uhuvvet Risalesi adlı eserinde der ki;

“Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

11 Eylül saldırılarının olduğu gün Dünya Ticaret Merkezi kulelerinde hiç masum insan yoktu, bir tane bile Müslüman yoktu” diyebilir misiniz? İşte Usame bin Laden kanun-u adaleti ve Müslüman'ın temsil vazifesini ayaklar altına alarak İslamofobi'yi körüklemiştir.

İslam'ın 3 veya 4. senesinde Ebu Zerr (r.a) Efendimiz'le (sav) tanışıp Müslüman oldu. O aşk ve şevkle “Çıkıp bunu haykırmam lazım” dedi ve Kabe'ye koştu. Beytullah'ın duvarının dibinde dikildi ve “Lâ ilahe illallah” diye haykırdı. O gün Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler Ebu Zerr'i dövdüler, Hz. Abbas (r.a) kurtardı. Ertesi gün yine aynısını yaptı yine dövdüler ve yine Hz. Abbas kurtardı. 3. gün yine aynı şey olunca Efendimiz (sav) Ebu Zerr'i karşısına aldı; “Ya Eba Zerr! Senin durumun Müslümanlığın şuanki haline müsait değil. Sen Gıfar oymağına git, bizim zühur ettiğimizi duyunca gelirsin. O güne kadar sen zarar vereceksin bize.” dedi.

Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususu destanlaştırırken şöyle devam ediyor; “Yumurtalarımızı kıracaksın! Palazlanmaya yüz tutmuş civcivlerimizi öldüreceksin! Asırlardan beri atılan tohumların ve ruşeymlerin kurumasına sebebiyet vereceksin! Dolu yüklü bulutları tahrik edeceksin! Ümmet-i Muhammed'in doluya tutulmasına sebebiyet vereceksin! Senin durumun müsait değil bu işe! 6. sene aynı şeyi Hz. Ömer (r.a) yapıyor. Ebu Zerr ile aynı saldırılara maruz kalınca Efendimiz'in huzuruna geliyor ve 'Ya Resulallah yol bu değil!' diyor ve hicret etmek zorunda kalıyor. Resul-i Ekrem'in yolu bu...”

Usame bin Laden'i Ebu Zerr ve Hz. Ömer ile aynı kefeye koymaktan Allah'a sığınırım. Değil Ebu Zerr ve Hz. Ömer, Çeçenistan'ın efsane mücahidleri Şamil Basayev ve Cahar Dudayev'le bile aynı kefeye koymaktan Allah'a sığınırım. Demek istediğim şu ki; Bu adam yumurtalarımızı kırmıştır. Palazlanmaya yüz tutan civcivlerimizi öldürmüştür. Asırlardan beri atılan tohumların ve ruşeymlerin kurumasına sebebiyet vermiştir. Dolu yüklü bulutları tahrik etmiş, ümmet-i Muhammed'in doluya tutulmasına neden olmuştur. Hakkı yoktu buna...

Gelelim Usame bin Laden'i sevip destekleyen çakma mücahidlere;

Çakmalıkları bir yana dursun aynı zamanda klavye mücahidleridir. Oturdukları yerden memleket kurtarır, Amerika'yı yıkar yerine İslam devleti kurabilir, aynı zamanda Laden'i şehit ilan edebilirler. Çok severler fakat hiç de destek vermezler Laden'e... Biz yine de laissez faire, laissez passer (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) diyoruz kendilerine.

Bu arkadaşlarımız aynı zamanda düz mantıkta çığır açarak; “Usame bin Laden'i sevmemek, Amerika'yı sevmek ve desteklemektir” tezini savunmaktadırlar.

Usame bin Laden'i sevmemek, Amerika'yı sevmek ve desteklemek değildir. Bir insan Usame bin Laden'i sevmeyip aynı zamanda Amerika'dan da nefret edebilir. Çünkü Amerika ve İsrail gibi ülkelerin yaptığı zulümler eşyanın tabiatıdır ve küfrün iktizasıdır. Ateş yanar, su donar, Amerika ve İsrail zulmeder. Köpeğe “neden havlıyorsun?” diye sormak saçmalıktan başka bir şey değildir.

Bediüzzaman hazretleri der ki;

“İ'lem eyyühe'l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki!) Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur'ân'a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünkü, küfür imana zıttır. Maahaza, Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdatlarını idam-ı ebediyle mahkûm etmiştir.”

Peki Usame bin Laden'in yaptıkları neyin iktizasındandır?

Usame bin Laden imanlı gittiyse Allah affetsin.

Sözlerimi, söz Üstad'ının “sözler”iyle bitiriyorum;

“Her Müslim'in her vasfı Müslim olmak vacip iken, haricen her dem vâki', sabit değildir.

Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neşet etmek yine lâzım değildir.

Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neşet etmek, öyle de, her dem sabit değildir.

Demek bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslim'deki lâmeşrû vasfına galip olur. Bilvâsıta, o kâfir dahi ona galiptir.

Hem, dünyada hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.”