Ey minik yaprak! 1 Nisan 2010 Perşembe
Kimin eserisin sen?
Ey minik yaprak! 31 Ocak 2010 Pazar
Bir zamanlar Beşiktaş vardı
29 Ocak 2010 Cuma
Facebook'tan nefret etme sebepleri
1-" Birader şu gruba bi el atıver de iteleyelim 1.000.000'a kadar" türünden gruplar,2- "Biz yüklüyoruz, Facebook siliyor! Ah ulen ah Facebook bile bize karşı! Türk'ün Türk'ten başka dostu yok! İzle ve izlet!" türünden heyecanlı gençlerin yüklediği videolar,
3- "Türksen, Müslümansan, vatanını seviyorsan, x isen, y isen paylaşırsın!" türünden paylaşımlar,
4- "Paylaşmayan beni listesinden silsin!" türünden tehditvâri paylaşımlar,
5- Bir zaman sonra modası geçecek ama günü kurtarmak için oynanan ve herkese inatla davetiye gönderilen oyunlar,
6- Bir resim eklenip, açıklama kısmında Türkçe'nin ve dil bilgisinin ayaklar altına alınıp, ünlü harflerin yazılmayıp, ünsüz harflerin yabancı harflerle yer değiştirdiği paylaşımlar,
7- Vurucu olduğu zannedilen saçma sapan sözlerle ve anlatılmak istenenle alakalı resimler paylaşan 13-17 yaş arasındaki ergen gerisi sefillerin kurduğu gruplar,
8- "Aha bunun grubu yokmuş! Dur önce ben açayım bu grubu!" diyerek dil bilgisi kurallarını hiç sayarak, küçük harfle, virgülsüz, yabancı karakterlerle kurulan, bazen üyesi çok! genellikle de üyesi az olan gruplar,
9- Zamanında; Memoli, Aynalı Tahir gibi televizyon kahramanlarına hayran olup, günümüz de ise Behlül gibi gavatlara hayran olan ve o gruplarda "ayy behlül hstym snaa XD" türünden anlamsız şeyler yazan ergen olmaya aday kızlarımız,
10- "Heheee! Dur karizma bir grup kurayım da hatun düşüreyim!" diyip yukarıda saydığımız türden gruplar kuran abaza gençlerimiz.
Bir Türk gözüyle, Türklerin kullandığı Facebook'un sosyal-analizi...
Yabancıların gözüyle yapılan bir analizin çok daha farklı olacağını düşünüyorum. En azından bizimkisi kadar kötü değildir. Yoksa daha mı beter?
22 Ocak 2010 Cuma
İhtilal ezanı
Darbe sonrası minarelerde okunacak olan Türkçe ezanı araştırmalarım sonucunda buldum.İşte o ezan;
Ordu uludur
Ordu uludur
Ordu uludur
Şüphesiz bilirim ve bildiririm darbeden başka yoktur yapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm darbeden başka yoktur yapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm Türkiye'nin güvencesidir asker
Şüphesiz bilirim ve bildiririm Türkiye'nin güvencesidir asker
Haydi balyoza haydi balyoza
Haydi aydınlanmaya haydi aydınlanmaya
Ordu uludur ordu uludur
Darbeden başka yoktur yapacak
Erşan Kuneri'den yeni film
Yok abi yok! Mümkün değil! Olur mu abi? 21 Ocak 2010 Perşembe
Alın size balyoz!

Kandırıldık ey halkım unutma bizi!
Aydın Doğan'ın biricik gazeteleri yine, yeni, yeniden, taptaze hemi de ortaklaşa bir yalan habere imza attılar. Sen de mi Brütüs?
Ne güzel uslu uslu sanatını yapıyordun. Herkesin takdirini alıyor, "büyük sanatçı be!" övgülerine mazhar oluyordun.20 Ocak 2010 Çarşamba
Yeni "yandaş"lar basına tanıtıldı
İlk yandaşımız ülkenin yetiştirdiği önemli aydınlardan (belki de en önemlisi) merhum Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu.Sen geldin şimdi bir avuç inciri berbat ettin!
X, Y, Z ve Ağca
Şimdi kısaca özetleyecek olursak;The tonight show with Uğur Dündar

- olur mu öyle şey efendim! bunlar hasta ruhlu insanların ortaya attığı yalanlardır!
- harbiden yapmıycak mıydın ya?
- yok yahu olur mu öyle şey?
- peki jet uçağı düşürecek miydiniz?
- efendim böyle birşey olabilir mi!?
- ya ne bilim hani böyle içkiyi fazla kaçırıp düşünmüş olabilirsiniz?
- yok efendim bunlar ne biçim iddialar?
- ya iyice bi düşün?
- bakın efendim ben böyle böyle böyle bi komutandım. beni askerlerime sorun...
- (yüzünde idrar torbası full olan bir insanın işediğindeki rahatlık ve mutluluk:)
- bakın efendim ben maya dergisinde yazılar yazıyorum (reklamlar) orda yazdıklarım zoruna gitti bunların o yüzden böyle iftira atıyolar!
- ya paşam biliyom yapmadığını da işte ben tarafsız bi gazeteciyim ya o yüzden sormak zorundayım bunları :)
- tabi sayın dündar. ben sizin tarafsız, objektif, şöyle böyle bi gazeteci olduğunuzu bildiğim için kabul ettim. yoksa beni ne yandaş doktorlar ne gerici mühendisler canlı yayına çıkartmak istedi de ben gitmedim.
- yardır paşam!
- eyvallah uğurum. başın sıkışırsa dara çetin paşanı ara ;)
12 Eylül 2009 Cumartesi
Özlüyoruz...
Beşiktaş'ı büyük görüp Anadolu maçlarında tek ön liberoyla, büyük maçlarda çift önliberoyla oynayan hocaları özlüyoruz.
Takımı, oynanacak en son sistem ve oyuncu tercihleriyle sahaya süren hocaları değil,
En uygun sistem ve en ideal oyuncu tercihleriyle sahaya çıkaran hocaları özlüyoruz.
Olağandışı fantezilerin peşinde olan hocaları değil,
3 puan için oynayan hocaları özlüyoruz.
Kayıpları yaşayan ve yaşatan, açıklamalarında gerçek duygularını yansıtan hocaları özlüyoruz.
Transfer yapılırken "ne kadar olursa olsun alın" diyip direten hocaları değil,
"Kulübün menfaatlerine göre hareket edip uygun transferi yapacağız" diyip maddi imkanları da düşünen hocaları özlüyoruz.
"Dervişin fikri neyse zikri de o'dur" çerçevesinde, yorumculuk yıllarında eleştirdiklerini teknik direktör olduğunda uygulayıp tezat teşkil eden hocaları değil,
Düşündüklerini uygulayan hocaları özlüyoruz.
Bir an önce kaybedelim...
14 Ağustos 2009 Cuma
Darwin haklı galiba!
Bu adamlar evrimleşiyor. Ama beyin olarak... Yazımı Zülfü Livaneli'nin sözleriyle bitiriyorum;
12 Ocak 2009 Pazartesi
Gülben ErgenEKON
Bu kadar kötü bir başlıkla yazıya başlamak istemezdim. Fakat "eskilerin solcuları şimdilerin ergenekoncuları" konuyu o kadar sulandırıyorlar ki, bir gün bu espriyi onlar yapar düşüncesiyle önce davranmış bulundum. Bu "eskilerin solcusu, şimdilerin ergenekoncusu"nun kısa adı "ulusalcı" oluyor. Kendilerine bu ismi vermişler. Bunlar cunta karşıtı abilerdi. Fakat sonraları asker sevdalısı olup, "Ordu göreve" pankartı taşıdılar. Aynı zamanda aydın geçiniyorlardı. Ülkede bir suikast olduğu zaman "nereye sürükleniyoruz? ben yanmazsam, sen yanmazsan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? bu nasıl bir ülke?" edebiyatı yapıyorlardı. Bu abiler hep özgürlükten yanaydılar, hep demokrattılar. Ama kendine özgür, kendine demokrat...
Yıllarca düşünce suçundan hapise girdiklerinde veya kısıtlamalar ve yasaklardan dolayı canları yandığında William Wallace gibi "freedoom!" haykırışında bulundular. Ama başörtüsü yüzünden okuyamayan bir genç kızın okuması için girişimde bulununca "özgürlük de bi yere kadar kardeşim!" dediler. Yıllarca halkın yanındaymış gibi görünüp "benim işçim, benim emekçim karar versin! demokrasi ulan!" diye kıçlarını yırtarlardı, kendi partileri iktidara gelip, kendi adamları milletvekili olunca demokrat olurlardı. Fakat sevmedikleri parti iktidara gelip, sevmedikleri adamlar vekil, cumhurbaşkanı seçilince, "Aziz Nesin haklıymış! Türk halkı salak! Cahil bunlar!" diyip o çok sevdikleri halkı itin götüne soktular. Malum medyayı da yanına alıp insanları "ergenekon diye bir şey yok yahu! bu içeri alınanların hepsi vatansever insanlar! hep o Atatürk düşmanlarının komploları bunlar! o silahları da oraya onlar yerleştirdi." diyip kandırmaya çalışıyorlar. Akp'yi sevmeyenler buna inandılar, daha doğrusu inanmak istediler. Bu saçmalığa inanmayanlar ise sadece Akp'li değillerdi. (Alper Görmüş, Mehmet Altan, Engin Ardıç, Emre Aköz, Ethen Mahçupyan vs.)
Önceden inanmayıp, iş derinleştikçe inananlarsa "ulan var galiba yau" dediler ama yinede işi siyasi yoldan ele aldıkları için "ne yani şimdi bu adamlar çok mu başarılı? kömürler nolcak?" diyip zihniyetlerinin değişmediği gösterdiler. Doktorlar, bunları kendi halleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar. Zira anlatacak bir şey yok. Laissez faire...
Dava her gün ayrı bir anlam kazanıyor, her gün derinleşiyor. Tabi saçmalıklar da derinleşiyor. Bunlardan bir tanesi kazı çalışmalarıyla ilgili. Abiler diyorlar ki; "Atatürk Orman Çiftliğini kazmak da ne demek! Ata'ya saygısızlıktır bu! Yiyosa Anıtkabir'i de kazın bakalım!"
Bunları Turgay Şener'e havale ediyoruz. Söz sende Turgay ağabey;
"aa yok ebenin ..."
Atatürk Orman Çiftliğine silah gömmek saygısızlık olmuyor ama onu çıkarmak için kazı yapmak saygısızlık oluyor. Pek güzel...
Sahi nedir o silahlar? Ne yapacaklardı acaba? 100 ulusalcıya sorduk 100 popüler cevap aldık. Half Life oynayacaklarmış.
Evet işi gittikçe sulandırıyorlar.
Halbuki bu ülkede;
3 tam, 2 yarım, 1 "postmodern" darbe olmuş,
Muhtıralar verilmiş,
Seçilmiş yöneticiler muhtıralarla "şamaroğlanı"na çevrilmiş,
Hayatımızın neredeyse tümü "Sıkıyönetimlerle" geçmiş,
Başbakanlar asılmış,
Teşebbüs safahatında kalan onlarca darbe girişimi yaşanmış, onlarca cunta kurulmuş,
Kendilerine aydın, gazeteci, sivil toplum önderi diyen bazı ilericiler, bazı darbeleri alkışlamış,
Bazı Anayasa Mahkemesi üyeleri, varlık nedenlerini ortadan kaldıranlara teşekkür ziyaretine gitmiş,
Bazılarının "abi" diye kutsadığı İlhan Selçuk, 12 Mart’ta, darbecilik oynarken enselenmiş,
Ergenekon soruşturmasından içeri alınan bazı ‘saygıdeğer’ öğretim üyeleri "Ordu Göreve" pankartının altında yürümüş,
Deniz Baykal, "Danıştay cinayeti dini duygularla işlenmiştir. Yargı bu yönde karar verdi, olay bitti" demiş,
Deniz Baykal bunu dedikten sonra, aynı yargı, sözkonusu cinayetin Ergenekon örgütünce işlendiğine karar vermiş,
Üzeyir Garih ve Hrant Dink'in hangi tertiple öldürüldüğü, sırada kimlerin bulunduğu ortaya çıkmış Cumhuriyet gazetesine atılan "dost bombalar" deşifre edilmiş,
Misyoner cinayetlerinin arkasındaki güç kabak gibi ortaya çıkmış,
Darbeciler, darbe planlarıyla birlikte ele geçirilmiş, miş miş miş...
Hem bunlar yokmuş gibi davranacaksın, hem de Zekeriya Öz'ün güya kişilik analiziyle işi sulandırmaya çalışacaksın.
Zekeriya Öz de savcı mıymış? Bir zırdelinin itiraflarına dayanarak iddianame yazan biri savcı olabilir miymiş?
Kanadoğlu ve Savaş savcıysa, Öz de savcıdır.
Eminağaoğlu(ki kendileri asker kaçağıdır) ve Yalçınkaya savcıysa, Öz haydi haydi savcıdır.
Nuh Mete Yüksel savcıysa, Öz on kere savcıdır.
Vur kazmayı savcım vur!
Vur da çıksın karanlıklar aydınlığa!
13 Mayıs 2008 Salı
Haş iki o!

Nedir acaba şu "su" dedikleri sıvı? Tamam "yaşam kaynağı" olarak zihinlere kazınmış ama nasıl? Yılmaz Erdoğan bir gösterisinde şöyle demişti; "ne var canım? 1 su molekülü 2 hidrojen ve 1 oksijen al sana su!" O kadar basit mi acaba?
İlk insandan günümüze kaç asır geçmişse artık hepsi su içmiştir, yıkanmıştır, yıkatmıştır, sulamıştır, sululuk yapmıştır, kısacası günümüzde kullanıldığı gibi kullanmışlardır. O zamandan beri hiç bitmeden akıyorda akıyor, hiç bitmiyor. Nerden geliyor? Dağdan.
Ya dağın içinde laboratuar var ve çalışanlar Yılmaz Erdoğan'ın dediği şekilde üretim gerçekleştiriyorlar ya da insanı bilen birisi suya muhtaç olduğunu düşünerek suyu ordan gönderiyor. Bu zamana kadar bir dağdan akan su toplanıp, dondurulsaydı Everest yanında quark kadar kalırdı heralde. Ya da bir sonu olsaydı, biterdi ve dağ göçerdi. Ama sürekli akıyor, akıyor, akıyor. Akıyor ama içindeki kanunlara bakıldığında ne kadar mütevazi olduğunu görüp takdir ediyoruz. Yani su olsam kasıldıkça kasılırdım, milletin boğazında kalır, adama kıçını yıkatacak kadar aşağılanmazdım.
Çünkü sudaki kılcal hareketler, suyun yerçekimine karşı gelmesini sağlıyor. Su yukarıdan düşüyor yer çekimi var. Peki aşağıdan yukarıya nasıl çıkıyor? Toprağa döküldüğünde ağaca nasıl tırmanıyor? Ve bunun gibi kimyasal analizler suyun bir mucize olduğunu ispatlamaya yetiyor. Bugün Afrika'nın kurak bölgelerinde mikrop dolu çamurlu suyu içmek için sabah erkenden kalkıp 3 km yürüyen insanlar var. Böyle bir mucizeyi hafife almamak ve bu mucizeyi veren Zat'a şükretmek lazım.
11 Mayıs 2008 Pazar
Ey ulaşılmaz Matlubum!
Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından “hû” filizlendirdi.Kâinat vecde durdu. Ve dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile…
Lanet olası ön yargılar!
Örneğin trende giderken, bir baba 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç "susun!" demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz içinizden "ne gamsız adam yahu!" diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
Ya da havaalaninda aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış kı, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama ters ters bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadin bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmii. O sırada, kadının uçagının alana indigi anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında ne görsün? Kendi kurabiye paketi hiç açılmamış olarak çantasında duruyor. Meğer, adamın kurabiyesini yiyormuş.
Mikrofonlarımız tekrar Aynş'ta;
Karşılaştığınız sorunları, o sorunları oluşturduğunuz düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir? Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır.
Ulu Admin

Bu kâinatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve içinde yer yüzünü 'create' etmiş; güneş'i bir 'power source', ay'ı bir 'system clock' yapmış. O 'power source'dir ki, kesintiye uğramaz ve o 'system clock'tır ki, şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir.
Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüzbinlerce yıldan fazladır, 'error' verdirmeden, 'crash' ettirmeden çalıştırıyor. Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu 'save' etmiş ve yine o küçücük hücrende 'execute' ettiriyor. Madem ki, DNA'nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz demek ki, senin programcılığın ancak o büyük zâtın programcılığına
ancak bir ayna hükmündedir.
Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu 'network'ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki, senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor.
Ve madem ki, sen, etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor. Sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde öyle büyük bir 'network' uzmanı zât vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir.
Senin 'network'çülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdigi bir küçük parça ve bir büyük nimettir.
Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünya hayatı programı bir 'limited trial version'dur, görüyorsun ki, elde ettiğin malı-mülkü hiç bir surette 'save' edemiyorsun. Öyle ise; bu kâinat yazılımını yazanı tanı.
Hem hiç mümkün müdür ki, bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda 'about' kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kâinatın en büyük 'donanımcısı', 'programcısı', 'network'çüsü ve 'system administrator'u olan zâtın her yere işlediği 'about' kesimlerini gör, öğren, 'full versiyon'unu kazanmak için çalış.
Unutma ki, hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli 'log'lar tutuluyor. Bu 'log'lar herşeye gücü yeten o 'system admini' tarafından 'open' edilip 'check' edilecektir.
