12 Eylül 2009 Cumartesi

Özlüyoruz...

Anadolu takımlarını Liverpool görüp 2 önliberoyla oynayan, fakat derbilerde tek önliberoya geçen hocaları değil,
Beşiktaş'ı büyük görüp Anadolu maçlarında tek ön liberoyla, büyük maçlarda çift önliberoyla oynayan hocaları özlüyoruz.

Örnek; İBB, Antalya ve Gaziantepspor maçlarında Ernst ve Fink oynuyor. Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarında Ernst tek başına oynuyor.

Takımı, oynanacak en son sistem ve oyuncu tercihleriyle sahaya süren hocaları değil,
En uygun sistem ve en ideal oyuncu tercihleriyle sahaya çıkaran hocaları özlüyoruz.

Örnek; 4-3-3 gibi bir sistemle oynayıp, Bobo'yu Henry, Yusuf'u Ronaldinho, Tello'yu Iniesta zannediyor.

Olağandışı fantezilerin peşinde olan hocaları değil,
Eldeki imkanlarla en iyisini yapmaya çalışan hocaları özlüyoruz.

Tempolu, heyecanlı futbol oynatacağım diye puanlar dağıtan hocaları değil,
3 puan için oynayan hocaları özlüyoruz
.

Her puan kaybı sonrasında son derece relax olup etrafa gülücükler dağıtıp ama eve gittiğinde stresten küplere binen hocaları değil,
Kayıpları yaşayan ve yaşatan, açıklamalarında gerçek duygularını yansıtan hocaları özlüyoruz
.

Örnek; Klasik Ömer Güvenç röportajlarındaki o gülmeler, şakalaşmalar...

Transfer yapılırken "ne kadar olursa olsun alın" diyip direten hocaları değil,
"Kulübün menfaatlerine göre hareket edip uygun transferi yapacağız" diyip maddi imkanları da düşünen hocaları özlüyoruz.

Örnek; Tabata+Ferrari+İsmail = 18 milyon €

"Dervişin fikri neyse zikri de o'dur" çerçevesinde, yorumculuk yıllarında eleştirdiklerini teknik direktör olduğunda uygulayıp tezat teşkil eden hocaları değil,
Düşündüklerini uygulayan hocaları özlüyoruz.

Örnek; Yorumcuyken "Holosko sağda oynar mı?" diyip teknik direktör olunca Holosko'yu sağda oynatmak...

Rakibin olmadığı bir ligde şampiyon olup ve buna aldanıp, futboldan bu denli anlayan! bir hocayla devam etmenin ne denli doğru bir tercih olduğunu her hafta yaptığı yanlışlarla görüyoruz ve bu gidişle görmeye devam edeceğiz.

Biz bunları izlerken kadrosunu yenileyip güçlenen rakiplerimiz de alıp başını gidecekler ve mesafeyi açmaya başladılar.

Beşiktaş bu sene şampiyon olabilir mi?
Evet olabilir.
Bu takım toparlar mı?
Evet toparlayabilir.
Ama bunların hiçbirisi bu fikirlerimi değiştirmez.
Zira bu düşünceler puan kayıplarından sonra oluşan klasik düşünceler değildir.
Şampiyon olduğumuzda da ben bunları söyledim.
Çünkü biz saçma sapan kararlar veren bir hocaya rağmen şampiyon olduk.

Mustafa Denizli'nin kovulması veya istifa etmesi için daha kaç puan kaybetmemiz gerekiyor?
Bir an önce kaybedelim...

14 Ağustos 2009 Cuma

Darwin haklı galiba!

Bu adamlar evrimleşiyor. Ama beyin olarak...

Hani demiştik ya, "eskilerin solcuları şimdilerin Ergenekoncuları oldu" diye, şimdi de malum Kürt açılımıyla da görmüş olduk ki, eskilerin solcuları şimdilerin faşoları olmuş. Zamanında "Yaşasın halkların kardeşliği" diye bağıranlar, her fırsatta merhum Deniz Gezmiş'in idam sehpasında söylediği "Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği" diye nara atanlar şimdileri en kafatasçı faşistle aynı şeyleri düşünüyorlar.. İmkan olursa aynı saflarda da yer alacaklardır hiç şüphemiz yok.
Bu arkadaşlar yıllarca böyle bağırdılar. Faşistlerin Kürtlerle ilgili düşüncelerini de hep eleştirdiler. Hatta hakarete varırcasına aşağıladılar o insanları. Ama hiç bir zaman bir plan üretemediler bu konuyla ilgili.
Hep yapılan planları eleştirdiler. Zira bu arkadaşlar tarihinde hiçbir zaman iktidar olamadılar ki plan üretip uygulamaya koysunlar. Onlar hep eleştirdiler ama onu da beceremediler.
Çözüm çözüm derken biz çözdük bu adamları. Bu arkadaşlar "aklını cebine koy" politikasıyla iş yürütüyorlar.
Dinlemez, duymaz, görmez nato mermer nato kafa...
"Akp mi yapmış? Akp mi düşünmüş? O zaman işe yaramaz, geç." dediler, muhalefet etmeyi bile beceremediler.

Evet, bu ülkede bazı olgular evrimleşiyor. Dünya tersine dönmedi ama bazı kavramlar tersine döndü. Çağdaşlık, demokrasi, AB, insan hakları, azınlıklar, kültürel haklar gibi solun savunduğu değerleri öne çıkaran sağcı; milliyetçi refleksleri öne çıkanlar ise solcu oldu bu memlekette. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir gariplik var acaba?

Yazımı Zülfü Livaneli'nin sözleriyle bitiriyorum;

"Bugün Türkiye "fikir mi önemli, yoksa söyleyen mi" sorusuna cevap vermeye uğraşıyor. Yıllardır savunduğunuz fikirleri bir gün karşıtınız söylediğinde ne yapacaksınız? Bugün yaptıklarınızı mı?

Temel fikirlerinizden vazgeçecek misiniz? Yoksa karşıtınıza "bu söylediklerin doğru" mu diyeceksiniz? O mertliktir, mertlik de sizde yoktur.

Gerçek solun bu ülkede yıllardır savunduğu, uğruna bedel ödediği kavramları bugünün iktidarı dile getirdiğinde onlara karşı mı çıkılır, yoksa o kavramları dile getiren tutum desteklenir mi?

Esas soru bu.

Omurgalı bir insan olmanın gereği nedir?

Kimin söylediğine bakmadan doğru açılımları desteklemek mi yoksa giderek dünyaya kapanan, Mustafa Kemal'in devrimciliğinden ve "evrenselleşme" idealinden ayrılıp garip bir tutuculuk içinde kıvranan eski takımlara "bizdendir!" diye göz yummak mı?

AKP'nin karşı çıktığımız ve çıkmaya devam edeceğimiz birçok temel politikası var ama bu durum, her söylediğine gözü kapalı itiraz etmeyi gerektirir mi?

Siyah-beyaz bir dünyada mücadele kolay ama bu karmaşık durumda gelecek kuşaklar için doğru tavır almak epey zor değil mi?"

Aferin! Böyle devam edin. Gün gelir Akp, Afrikalı kara incilere ülkenin kapısını açarsa; o zaman da faşist damarınız tutar ve zenci düşmanı olursunuz siz. Yaparsınız bunu!

12 Ocak 2009 Pazartesi

Gülben ErgenEKON

Bu kadar kötü bir başlıkla yazıya başlamak istemezdim. Fakat "eskilerin solcuları şimdilerin ergenekoncuları" konuyu o kadar sulandırıyorlar ki, bir gün bu espriyi onlar yapar düşüncesiyle önce davranmış bulundum. Bu "eskilerin solcusu, şimdilerin ergenekoncusu"nun kısa adı "ulusalcı" oluyor. Kendilerine bu ismi vermişler. Bunlar cunta karşıtı abilerdi. Fakat sonraları asker sevdalısı olup, "Ordu göreve" pankartı taşıdılar. Aynı zamanda aydın geçiniyorlardı. Ülkede bir suikast olduğu zaman "nereye sürükleniyoruz? ben yanmazsam, sen yanmazsan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? bu nasıl bir ülke?" edebiyatı yapıyorlardı. Bu abiler hep özgürlükten yanaydılar, hep demokrattılar. Ama kendine özgür, kendine demokrat...
Yıllarca düşünce suçundan hapise girdiklerinde veya kısıtlamalar ve yasaklardan dolayı canları yandığında William Wallace gibi "freedoom!" haykırışında bulundular. Ama başörtüsü yüzünden okuyamayan bir genç kızın okuması için girişimde bulununca "özgürlük de bi yere kadar kardeşim!" dediler. Yıllarca halkın yanındaymış gibi görünüp "benim işçim, benim emekçim karar versin! demokrasi ulan!" diye kıçlarını yırtarlardı, kendi partileri iktidara gelip, kendi adamları milletvekili olunca demokrat olurlardı. Fakat sevmedikleri parti iktidara gelip, sevmedikleri adamlar vekil, cumhurbaşkanı seçilince, "Aziz Nesin haklıymış! Türk halkı salak! Cahil bunlar!" diyip o çok sevdikleri halkı itin götüne soktular. Malum medyayı da yanına alıp insanları "ergenekon diye bir şey yok yahu! bu içeri alınanların hepsi vatansever insanlar! hep o Atatürk düşmanlarının komploları bunlar! o silahları da oraya onlar yerleştirdi." diyip kandırmaya çalışıyorlar. Akp'yi sevmeyenler buna inandılar, daha doğrusu inanmak istediler. Bu saçmalığa inanmayanlar ise sadece Akp'li değillerdi. (Alper Görmüş, Mehmet Altan, Engin Ardıç, Emre Aköz, Ethen Mahçupyan vs.)

Önceden inanmayıp, iş derinleştikçe inananlarsa "ulan var galiba yau" dediler ama yinede işi siyasi yoldan ele aldıkları için "ne yani şimdi bu adamlar çok mu başarılı? kömürler nolcak?" diyip zihniyetlerinin değişmediği gösterdiler. Doktorlar, bunları kendi halleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar. Zira anlatacak bir şey yok. Laissez faire...

Dava her gün ayrı bir anlam kazanıyor, her gün derinleşiyor. Tabi saçmalıklar da derinleşiyor. Bunlardan bir tanesi kazı çalışmalarıyla ilgili. Abiler diyorlar ki; "Atatürk Orman Çiftliğini kazmak da ne demek! Ata'ya saygısızlıktır bu! Yiyosa Anıtkabir'i de kazın bakalım!"

Bunları Turgay Şener'e havale ediyoruz. Söz sende Turgay ağabey;

"aa yok ebenin ..."

Atatürk Orman Çiftliğine silah gömmek saygısızlık olmuyor ama onu çıkarmak için kazı yapmak saygısızlık oluyor. Pek güzel...

Sahi nedir o silahlar? Ne yapacaklardı acaba? 100 ulusalcıya sorduk 100 popüler cevap aldık. Half Life oynayacaklarmış.

Evet işi gittikçe sulandırıyorlar.

Halbuki bu ülkede;

3 tam, 2 yarım, 1 "postmodern" darbe olmuş,

Muhtıralar verilmiş,

Seçilmiş yöneticiler muhtıralarla "şamaroğlanı"na çevrilmiş,

Hayatımızın neredeyse tümü "Sıkıyönetimlerle" geçmiş,

Başbakanlar asılmış,

Teşebbüs safahatında kalan onlarca darbe girişimi yaşanmış, onlarca cunta kurulmuş,

Kendilerine aydın, gazeteci, sivil toplum önderi diyen bazı ilericiler, bazı darbeleri alkışlamış,

Bazı Anayasa Mahkemesi üyeleri, varlık nedenlerini ortadan kaldıranlara teşekkür ziyaretine gitmiş,

Bazılarının "abi" diye kutsadığı İlhan Selçuk, 12 Mart’ta, darbecilik oynarken enselenmiş,

Ergenekon soruşturmasından içeri alınan bazı ‘saygıdeğer’ öğretim üyeleri "Ordu Göreve" pankartının altında yürümüş,

Deniz Baykal, "Danıştay cinayeti dini duygularla işlenmiştir. Yargı bu yönde karar verdi, olay bitti" demiş,

Deniz Baykal bunu dedikten sonra, aynı yargı, sözkonusu cinayetin Ergenekon örgütünce işlendiğine karar vermiş,

Üzeyir Garih ve Hrant Dink'in hangi tertiple öldürüldüğü, sırada kimlerin bulunduğu ortaya çıkmış Cumhuriyet gazetesine atılan "dost bombalar" deşifre edilmiş,

Misyoner cinayetlerinin arkasındaki güç kabak gibi ortaya çıkmış,

Darbeciler, darbe planlarıyla birlikte ele geçirilmiş, miş miş miş...

Hem bunlar yokmuş gibi davranacaksın, hem de Zekeriya Öz'ün güya kişilik analiziyle işi sulandırmaya çalışacaksın.

Zekeriya Öz de savcı mıymış? Bir zırdelinin itiraflarına dayanarak iddianame yazan biri savcı olabilir miymiş?

Kanadoğlu ve Savaş savcıysa, Öz de savcıdır.

Eminağaoğlu(ki kendileri asker kaçağıdır) ve Yalçınkaya savcıysa, Öz haydi haydi savcıdır.

Nuh Mete Yüksel savcıysa, Öz on kere savcıdır.

Vur kazmayı savcım vur!

Vur da çıksın karanlıklar aydınlığa!

13 Mayıs 2008 Salı

Haş iki o!


Nedir acaba şu "su" dedikleri sıvı? Tamam "yaşam kaynağı" olarak zihinlere kazınmış ama nasıl? Yılmaz Erdoğan bir gösterisinde şöyle demişti; "ne var canım? 1 su molekülü 2 hidrojen ve 1 oksijen al sana su!" O kadar basit mi acaba?
İlk insandan günümüze kaç asır geçmişse artık hepsi su içmiştir, yıkanmıştır, yıkatmıştır, sulamıştır, sululuk yapmıştır, kısacası günümüzde kullanıldığı gibi kullanmışlardır. O zamandan beri hiç bitmeden akıyorda akıyor, hiç bitmiyor. Nerden geliyor? Dağdan.
Ya dağın içinde laboratuar var ve çalışanlar Yılmaz Erdoğan'ın dediği şekilde üretim gerçekleştiriyorlar ya da insanı bilen birisi suya muhtaç olduğunu düşünerek suyu ordan gönderiyor. Bu zamana kadar bir dağdan akan su toplanıp, dondurulsaydı Everest yanında quark kadar kalırdı heralde. Ya da bir sonu olsaydı, biterdi ve dağ göçerdi. Ama sürekli akıyor, akıyor, akıyor. Akıyor ama içindeki kanunlara bakıldığında ne kadar mütevazi olduğunu görüp takdir ediyoruz. Yani su olsam kasıldıkça kasılırdım, milletin boğazında kalır, adama kıçını yıkatacak kadar aşağılanmazdım.
Çünkü sudaki kılcal hareketler, suyun yerçekimine karşı gelmesini sağlıyor. Su yukarıdan düşüyor yer çekimi var. Peki aşağıdan yukarıya nasıl çıkıyor? Toprağa döküldüğünde ağaca nasıl tırmanıyor? Ve bunun gibi kimyasal analizler suyun bir mucize olduğunu ispatlamaya yetiyor. Bugün Afrika'nın kurak bölgelerinde mikrop dolu çamurlu suyu içmek için sabah erkenden kalkıp 3 km yürüyen insanlar var. Böyle bir mucizeyi hafife almamak ve bu mucizeyi veren Zat'a şükretmek lazım.

11 Mayıs 2008 Pazar

Ey ulaşılmaz Matlubum!

Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından “hû” filizlendirdi.
Kâinat vecde durdu. Ve dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile…
Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım. İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar. Aşkın tarifini sordum göçen kuşlara. Dediler göç, dediler yanmaktır yaklaştıkça. Onun kaynağından tadan divanedir, sonra… Sonra bir şair kesti yolumu. “En yüce bir düştür benim aşkım. Görmeye değmez ki küçük düşleri” dedi ve ekledi: “Mecnun değilsen sus!” Bense güneşin kol gezdiği ufuklar hayal ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair. Düşlerim en kudsi duygularla bezenmişti oysa. Meğer küçük düşlerle avunmuşum. Muhayyel sevdalar bürüyor yüreğimin pencerelerini. Herbiri tül, herbiri hür. Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış. Hikâyelerine hayal meyal tanıklık ettiğim. Bu efsane hikâyeler sürüldü masama. Bense özgün sözlerin tadına alışıktım. Benim taatim, tahiyyatimdi Rab’le. Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi. Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu. O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu. Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma, doldurmuyor bile! Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil. Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama,sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan. Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti. İflah olmaz aşk kisvesini giyebilmekti. Gönülde maya tutup aşka, onu göklere armağan edebilmekti, uçurtmalara…
Celal-i Didar’a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm. Sen ezelî ve ebedî, arzsız, arşsız, cennet ve cehennemsiz öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti. Mevlânaca bir tavır koyabilmekti. Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti. Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime. Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.
Ey ulaşılmaz Matlubum! Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında.
Bense, Vedud coğrafyasında, ’seven’ şahsında talibi oynamaktayım. Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;
“Bende Mecnun’dan fusun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık benim, Mecnun’un ancak adı var…”
diyebilme cürekârlığına koşmaktayım. Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım.
Ey Rab! Sana ulaşmak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı? Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara aşk olmaktır!
Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk ola!

Lanet olası ön yargılar!

Aynş haklı valla;

Örneğin trende giderken, bir baba 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç "susun!" demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz içinizden "ne gamsız adam yahu!" diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Ya da havaalaninda aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış kı, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama ters ters bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadin bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmii. O sırada, kadının uçagının alana indigi anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında ne görsün? Kendi kurabiye paketi hiç açılmamış olarak çantasında duruyor. Meğer, adamın kurabiyesini yiyormuş.

Mikrofonlarımız tekrar Aynş'ta;

Karşılaştığınız sorunları, o sorunları oluşturduğunuz düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir? Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır.





Ulu Admin


Bu kâinatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve içinde yer yüzünü 'create' etmiş; güneş'i bir 'power source', ay'ı bir 'system clock' yapmış. O 'power source'dir ki, kesintiye uğramaz ve o 'system clock'tır ki, şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir.

Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüzbinlerce yıldan fazladır, 'error' verdirmeden, 'crash' ettirmeden çalıştırıyor. Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu 'save' etmiş ve yine o küçücük hücrende 'execute' ettiriyor. Madem ki, DNA'nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz demek ki, senin programcılığın ancak o büyük zâtın programcılığına
ancak bir ayna hükmündedir.

Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu 'network'ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki, senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor.

Ve madem ki, sen, etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor. Sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde öyle büyük bir 'network' uzmanı zât vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir.

Senin 'network'çülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdigi bir küçük parça ve bir büyük nimettir.
Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünya hayatı programı bir 'limited trial version'dur, görüyorsun ki, elde ettiğin malı-mülkü hiç bir surette 'save' edemiyorsun. Öyle ise; bu kâinat yazılımını yazanı tanı.

Hem hiç mümkün müdür ki, bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda 'about' kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kâinatın en büyük 'donanımcısı', 'programcısı', 'network'çüsü ve 'system administrator'u olan zâtın her yere işlediği 'about' kesimlerini gör, öğren, 'full versiyon'unu kazanmak için çalış.

Unutma ki, hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli 'log'lar tutuluyor. Bu 'log'lar herşeye gücü yeten o 'system admini' tarafından 'open' edilip 'check' edilecektir.